|
Sayfanın
sitemizde ilk yayınlanma tarihi :
10-07-2007
 |
Artık biliyoruz: Kopuş söylemi
ile gerçekten kopmak arasında dağlar kadar fark var. Nedir
kopmak? Bir şeyin kendisinden daha büyük bir birimden şiddet
yoluyla ayrılması. Yani kopulan birimin kopandan büyük olması
gerekir ki, bunu bir kopuş olarak değerlendirebilelim.
Öbür türlüsü ancak “kırılma” olurdu; ikiye, üçe,
dörde kırılma... Bir de bu durumlarda “dağılma” kelimesini kullanırız
ki, onda iradî bir kopuştan ziyade, Sovyetler Birliği’nin durumunda
olduğu gibi, söz konusu birimin şu ya da bu sebeple “tecezzi etmesi”,
cüzlerine ayrılması hadisesini kastederiz.
|
Peki biz Osmanlı’dan koptuk mu sahiden de? Yoksa o dağıldı da dağılan
parçalardan biri mi olduk? Yani biz Osmanlı’ya isyan edip ondan ayrılmak
istedik de mi koptuk yoksa dağıldı da kalan parçalarından birine mi
sarıldık ve kurtulduk?
Hangisi?
Eğer hakikaten bir kopma vaki olsaydı, yani biz ‘Türkler’ kalkıp da
“Hayır biz artık Osmanlı idaresinde yaşamak istemiyoruz, o bizi
sömürmüştü vs.” diyerek isyan bayrağını açmış olsaydık belki hakikaten
Osmanlı’dan koptuğumuzu söylemeye hakkımız olurdu. Ancak öyle olmadığını
hepimiz biliyoruz. Bırakın Birinci Dünya Savaşı’ndaki Osmanlı’yı
kurtarma hedefini, 1919, 1920, hatta 1921 ve daha da ilerisi 1922
Sakarya zaferine kadar Kuva-yı Milliye’nin hedefi, Saltanat ve Hilafeti
kurtarmaktı. Bunu bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın yazışma ve
konuşmalarından anlayabiliyoruz.
Daha önce verdiğim bir örneği tekrarlamanın tam yeridir: Oliver
Baldwin adlı soylu bir İngiliz siyasetçisi 1922 Nisan’ında Erzurum’u
ziyaret eder ve bize ilginç görünen ama o vakitler için vukuat-ı
âdiyeden sayılmak gereken bir olaya tanık olur. O sırada Erzurum’da
Padişah Vahdettin’in doğum yıldönümü kutlanmaktadır. Defterine şunları
not düşer Baldwin:
“Padişahın doğum günü şerefine büyük bir merasim düzenlenmişti; askeri
birlikler flamalarıyla geçit resmi yapıyor, idarecilerinin (yani
Vahdettin’in) iyilikleri ve Mustafa Kemal Paşa’nın dehası üzerine
nutuklar çekiliyordu. Böyle bir merasim alakamı çekti, zira ben 1921
‘Kemaliye’sinin son derece cumhuriyetçi olacağını tasavvur etmiştim.”
Demek ki 1922 Nisan’ında Erzurum’da, kısa bir süre sonra hain
damgası yiyecek olan Vahdettin’in doğum günü tebrikleri, gönderdiği
paşası Mustafa Kemal’de adresini buluyordu! Bu o günler için garip
görünmeyen ayrıntı, bugünkü ‘kopuş’ söylemi taraftarları için anlaşılmaz
bir tutumdur.
Demek ki, biz Cumhuriyet’in Osmanlı’dan koptuğu yaygarasıyla
yetiştirilen nesilleri, yakın tarihimizde pek çok sürpriz, biraz da
tebessümle beklemektedir. İşte diplomasi tarihinden, gözlerimizi faltaşı
gibi açması gereken yeni bir örnek. Bakalım Cumhuriyet gerçekten de
Osmanlı’dan kopabilmiş mi?
Hep Cumhuriyet’e Osmanlı’dan borçlar ve harap olmuş bir ülkeden
başka miras kalmadığı söylenir ya, miras sahibinin olumlu yönleri
görmezden gelinir ısrarla. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı
İmparatorluğu’ndan ne büyük bir diplomatik itibar devraldığı göz ardı
edilir. Bu gerçekte bir mirastan öte, ayrıcalıktı; ancak imparatorluk
varislerine tanınan bir ayrıcalık.
Yılmaz Öztuna’nın “Diplomatik temsil” adlı yazısında yakaladığım bu
ayrıntıya göre, Türkiye Cumhuriyeti daha kurulur kurulmaz, o devirde
sadece büyük devletlere mahsus olan büyükelçi gönderme hakkını
kazanmıştır. Peki nedir bunun anlamı? 1918 yılına, hatta 1945’e kadarki
diplomatik teamüle göre yalnızca büyük devletler kendi aralarında
büyükelçi (ambassadeur: sefîr-i kebîr) teati ederler, diğer devletler
birbirlerine ve büyük devletlere ancak ortaelçi, yani “ministre” veya
bizim deyişimizle “sefîr” gönderebilirlerdi. Bu uluslararası kural,
ancak 1945 yılından sonra ortadan kalkmış ve ortaelçilik kurumu, bazı
kritik durumlar haricinde hemen hemen tarihe karışmıştır.
Mesela Türkiye Cumhuriyeti, İsrail’i ilk tanıyan devletlerden biri
olmuş ama büyükelçi göndermemiş, ortaelçi göndermekle yetinmişti. 1981
yılında Kudüs’ü “ebedî başkent” ilan ettiğindeyse ortaelçisini geri
çekerek İsrail’le diplomatik ilişkilerini en alt düzeye indirdiğini
biliyoruz. İsrail’e yönelik bu sert tavır, Doğu Kudüs’teki
başkonsolosluğumuzu kapatışımızla ciddi bir boyut kazanmış oluyordu.
Durum ancak 1991’de Madrid’de Ortadoğu Barış Süreci başlayınca değişmiş,
Türkiye, İsrail’in olumlu tutumu üzerine diplomatik temsilciliğini ancak
bu tarihte büyükelçilik düzeyine çıkarmıştı. Buna mukabil ne
yapılmıştır? Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Ankara temsilciliği
büyükelçilik düzeyine yükseltilmiş ve Doğu Kudüs’teki başkonsolosluğumuz
yeniden açılmıştır.
Görüldüğü gibi bazı ender durumlarda büyükelçilik yerine
ortaelçilik veya daha alt diplomatik temsilcilikler hâlâ söz konusu
olabilmektedir. Ne diyorduk? Evet, 1945’e kadar ancak büyük devletlerin
büyükelçi atama hakları vardı. Dikkat edin, bu büyük devletler içinde
1923’e kadar, evet yıkılana kadar Osmanlı da vardır! İngiltere, Fransa,
Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan, İspanya, İtalya, ABD ve nihayet
1906’da Japonya büyük devletler arasına katılmışlardı ve aile içinde
daha başından beri Osmanlı Devleti de bulunuyordu. (Hatta Osmanlı
Devleti, bir istisna olarak büyük devletler arasında bulunmayan İran’a
ayrıcalık tanımış ve İran’la büyükelçi teati etmişti (bu ayrıcalığa bir
de İsviçre erişmişti, o da Fransa’nın lûtfuyla). Şimdi bu “büyük devlet”
olma ayrıcalığı Osmanlı’dan Cumhuriyet’e nasıl intikal etmiş, ona
bakalım.
Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik ilişkiler alanında Osmanlı
İmparatorluğu’ndan kopan diğer devletler (mesela Bulgaristan veya
Yunanistan) gibi sıradan bir ülke muamelesi görmemesi ve daha kurulur
kurulmaz diğer imparatorluklar gibi büyük devlet statüsünde diplomatik
temsilciler gönderip kabul etmesi, aslında bal gibi Osmanlı’nın devamı
olduğunu göstermektedir ve bundan hiçbir Cumhuriyet idarecisinin
gocunduğu da söylenemez. Büyük devletlerle diplomatik münasebetler
Cumhuriyet döneminde de sanki hiçbir şey değişmemiş gibi devam etmiş ve
değiştirilmeyip yerinde kalan diplomatlar bile olmuştur. Düşünün ki, bu
sırada yüz milyonlarca nüfusa malik Çin bile büyük devlet kabul
edilmiyor, ortaelçilikle idare ediyordu. Nitekim Çin, büyük devlet olma
şansını ancak İkinci Dünya Savaşı’nı müteakip bağımsızlığına kavuşan
sömürge ülkelerle birlikte kazanabilmiştir.
Şimdi bunlar ışığında yeniden soralım mı? Biz Osmanlı’dan sahiden
koptuk mu?
Ben söylemlerin eylemleri saklamaya, örtmeye yaradığını düşünenlerdenim.
Kopmayan kopmuş gibi yapacak ki kopmadığı anlaşılmasın, üstü örtülsün.
Osmanlı öncesiyle en kopmaz bağlara sahip Sabetaycı çevrelerin
Türkiye’de Osmanlı’dan kopuş söyleminin şampiyonluğunu yapmaları bir
tesadüf olabilir mi sizce?
Mustafa ARMAĞAN
|