Kernek’teki, Kilise
civarındaki (Çavuşoğlu Mahallesi) dolapları
hatırlamıyorum. Benim çocukluğumda oralar, yeni
yeni evler yapılan boş alanlardı. Dolap yeri denilen eğlence
panayırları da zaten boş ve geniş alanlara kurulur… Ninem yaşındaki bir
yakınımızdan dinlerdim, Kilise civarında kurulan dolabı. Bizim
mahallenin (İlyas Mahallesi) yaşlıları,
kendi çocukluklarında giderler ya da götürülürlermiş oraya, bayramlarda.
Benim küçüklüğümdeyse, (ellili
yıllar) dolap Küçük İstasyon’un üst yanına kurulurdu. Küçük İstasyon
dediğim, banliyö treninin kalktığı yer. Tren yolunun çevresi boş
arsalarla (Malatyalıların deyişiyle “Dutluk”) doluydu. Çingeneler çadır
kurardı kimi arsalara. Söğütlerin gölgesinde kalbur, elek yaparlardı
yazları. Kışın iki üç karış çamur deryası olur, yazları da kalın bir toz
tabakasıyla örtülürdü. Dolap yerinin hemen yanı başında Hayvan Pazarı
yer alır, onun çevresinde de müşteri bekleyen at arabaları sıralanırdı.
Atların, sığırların, koyun ve keçilerin sürekli gübrelediği bu bölgeden
buğu buğu kokular yükselirdi! Tabii bayram
günleri boyunca kokmazdı.
Bir yere dolap kurulduğu,
davul zurna nağmeleriyle ilan edilirdi. Davulcu ve zurnacı, gün boyunca
icra-i sanat ederler, milleti coşturur, eğlenmeye çağırırlardı. Bütün
gün süren beleş bir konser gibi…
Yalnızca o davul zurnadan oluşan mini orkestranın çaldığı neşeli
havaları içlerine sindirerek dinlemek bile bir mutluluk kaynağıydı
insanlarımız için.
 |
O yıllarda
öyle her evde radyo bile yoktu.
Doyasıya kendi
yerel müziğini dinlemek için, düğünleri ve bayram
eğlencelerini beklemek gerekiyordu.
Pek pek zengin konaklarında
taş plakların çalındığı gramofonlar vardı o yıllarda…
|
Dolap yerinde davul zurna eşliğinde, halay çekmek (Malatyalılar
buna “dillan çekme” diyordu) için ya da o
halayda güzel oyunlar sergileyenleri seyretmek için sabırsızlanan
insanları görürdünüz. Davul gün boyunca gümbürder, zurna ince nağmelerle
öter, “dillan” meraklıları da bıkıp
usanmadan onları seyrederdi. Tabii bir yandan da dolap, uzun
gıcırtılarla dönmeyi sürdürürdü. Dolaba binmek
başlıbaşına bir coşku kaynağıydı! Kaç kuruştu dolaba binmenin
ücreti? Ya yirmi beş, ya da elli kuruş diye düşünüyorum şimdi… Sarı
yirmi beşlik de, gümüşlü elli kuruşluk da önemli bir paraydı o zaman
için! Öyle değme adamın cebinde bulunmazdı. Önemli bir satın alma gücü
vardı bu paraların. Mesela bir lira, o zamanın hükmüyle, bütün gün
harcamakla bitiremeyeceğiniz bir paraydı!
O nedenle dolaba binmek, ancak
bayram coşkusu ve bolluğu içinde göze alınan bir masraf kapısıydı!
Dolap, tümüyle ahşap
malzemeden yapılan yerel bir düzenekti. Uzun, yüksek, bir çark düşünün;
bu çarkın çevresine dizilen sandıkların içine birer ikişer kişi
oturuyorsunuz, aşağıdaki iriyarı dolapçı, bilek gücüyle bu çarkı çevirip
hareketlendiriyordu… İçinde bulunduğunuz sandık en tepeye ulaştığında,
heyecandan, korkudan yüreğiniz ağzınıza geliyor, hem sevinç, hem de
korku çığlıkları attırıyordu size. Her şey, o birkaç saniyelik heyecan
içindi dersem, yalan olmaz. Kimileri de korkudan gözlerini yumar,
aşağılara bakamazdı zirve noktaya vardığında. “Anam ben korkarım,
bakamam!” itirazlarını çokça duyardınız dolap yerinde. Dolaba binmekten
korkmamak, daha çok erkeklerin işiydi pek tabii.
Şimdilerde yaşı elliye varmış
herkesin bir dolap anısı vardır sanıyorum, Malatyalı olarak…
Dolap öyle her dakika binilen
bir şey değildi elbet. Dolapçı, o devirde yine herkeste bulunmayan kol
saatine bakardı, dolabı çevirmek için. Bu yüzden, dolaba binip
dakikalarca, dönmesini beklemeniz gerekirdi. Bir defa dönmeye başladı
mı, birkaç tur atmadan durmazdı çünkü; belli hıza erişmiş olurdu.
Dolapçı için de önemli olan, bütün dolapların dolmasıydı. Harcayacağı
çaba, alacağı paraya değmeliydi…
Dolaba binip de dönmesini
beklemekse, can sıkıcı bir bekleyişti, biz çocuklar ya da çocuk kalmış
büyükler için!
 |
Şunu da
söylemek gerekir: Öyle herkes çoluk çocuğunu toplayıp
dolap yerine gitmezdi. Çünkü böylesi kalabalık ve beleş
eğlence yerlerinde ipsiz sapsız adamlar, kendini bilmez
sarhoşlar da olurdu. Buraya eğlenmeye gelen genç kızlar,
daha çok, gecekondu semtlerinin kızlarıydı.
(Yanlış mı hatırlıyorum?)
Ama erkek çocuklar, her aileden, her mahalleden
olabilirdi. |
Saygın (köklü) ailelerin kızları olsa
olsa, bu tür eğlence yerlerini uzaktan
seyrederlerdi.
Dolap yerinin vazgeçilmez renklerinden ve curcuna kaynağından biri
de seyyar satıcılardı kuşkusuz. Şerbetçiler, dondurmacılar, gazozcular,
çekirdekçiler, baloncular, köfteciler,
şamtatlıcılar, kurabiyeciler, simitçiler,
tavuksütü satanlar, pandispanyacılar… Hatırlayabildiğim,
satıcıların bazıları. Hatta silik soluk yüzlerini kafamda
canlandırabildiklerimden bazıları. Satıcıların bağırtıları, dolabın uzun
kağnı gıcırtısı, dolaba binen nazenin kadınların çığlıkları, davul
zurnanın keyifli, oynak havaları, çocukların ellerindeki mantar
tabancalarının, çatpatların patlama sesleri,
dolapçının narası, o bayram günlerini unutulmaz, akıllardan silinmez
birer mutluluk tablosuna çeviren bir şeydi. Uzak yakın mahallelerden
insanlar gün boyunca akın akın gelirlerdi.
Bayram kaç günse o kadar
sürerdi dolap. Çocuk gönlüm, hiç bitmesin isterdi bu şenliği… Ama her
güzel şey gibi, adeta göz açıp kapayana kadar kısa sürede biterdi
bayram. Daha doğrusu bana öyle gelirdi. Bir gün dolap iskeletinin
sökülüşüne tanık olmuş, sevdiğim birinin ölümü gibi üzüntü duymuştum,
hiç unutmam!
Necati GÜNGÖR
FOTOĞRAFLAR:
1950'li ve 1960'lı yıllarda Malatya'dan görüntüler; (En üstte)
Hükümet Meydanı'ndan Yeni Cami, (Ortada) Gazi
İlköğretim Okulu (soldaki) civarı Atatürk (Kışla) Caddesi üst kavşağı,
(Altta), Orduevi Civarı Atatürk Anıtı arkasından genel bir
görüntü..