MAZİDEKİ YAŞAM-
MALATYA-
Battal Gazi’si
ile destanlaşan ünü var,
Niyazi Mısri
İle anlatılan dünü var,
MALATYA,
asırlardır –İslam-a oldu kale,
Türklüğü-yle
övünen, çok şanlı bugünü var
…
MALATYA”
yemyeşildi, aratmazdı cenneti,
Kolaylıkla çekerdik, bu
yüzden her mihneti.
Şehrin her tarafında güzel
sular çıkardı.
“Harık”larda
suyumuz, şırıl şırıl akardı.
Anlatmak mümkün değil, bir
hoştu âlemimiz,
Olayları tasvirden acizdir
kalemimiz.
Bizim yurdumuzdaki
insanlar barışıktı.
Her yerde savaş vardı,
dünyamız karışıktı.
Harpten korunmak için
siperler kazılmıştı.
Alnımıza yokluğun
zilleti yazılmıştı.
Boş verdiğimiz dünya, alev
alev yanardı.
Yaşamımızda her gün bir
yaramız kanardı.
Öyle günler gördük ki,
ölüye yoktu kefen,
Yoksulluğun önünde aciz
idi ilim, fen.
Dalkavukluk, rezillik
başın almış giderdi,
En büyük kötülüğü, bunlar
bize ederdi.
Hesaba alınmazdı haklıca
sözlerimiz,
Mayıs ayı geldikde ağrırdı
gözlerimiz.
Mihnetle konulurdu, göze
bir damla ilaç,
“Karne Ekmek”iyle
de doymazdık, kalırdık aç.
“Moda”
tabir edilen ilaç konurdu
göze,
Tatlıca bir kızıllık
verirdi o da yüze.
Mıymış mıymış bakardı, o
güzelim gelinler,
Pek etkili olmazdı,
idareyi telinler.
“Kürsü”
kurar yatağa, ısınırdık her gece,
Sorulunca, çözerdik,
birkaç tane bilemece.
Türküyle anılırdı eski,
yeni her olay,
Böylece hafızaya nakşı
olurdu kolay.
“Çarşıda leymun tuzu,
vali taktı boynuzu,
Avratlar manto giydi,
ne tadı var ne tuzu.”
Söylenirdi avazla, yakılan
bu türkümüz.
“Çarşaf”ı
kovmaktaydı, “Çülâki”den kürkümüz.
Herkesin durak yeri olmuş
idi “Sümerbank”.
Dağıtamazdı halkı, ne
tüfenk ne de bir tank.
Birkaç metre bez için,
olurdu büyük savaş.
Kavgasından kurtulduk, çok
şükür, yavaş yavaş.
Vergi borcu elinden bütün
millet naçardı.
Görünce bir memuru, köşe
bucak kaçardı.
Satılırdı icrada legen,
kazan, teşd, tava,
Zavallı mükellef de alırdı
bundan hava.
Zengine hizmet için
bankalar kurulmuştu.
Saf, biçare vatandaş,
kalbinden vurulmuştu.
Öyle bir düzendi ki, yoktu
kimsenin dostu.
Devlete kaptırmıştı,
herkes sonunda postu.
Merhamet nanay idi,
yürekler olmuştu taş,
Devletin memurundan yılmış
idi vatandaş.
Her şey memur içindi, ne
gaz vardı, ne şeker.
Onlar için dönerdi,
devletteki her teker.
“Ganne” yakmak için
yağ, “Çıra” için ise gaz,
O günler bulamazdık,
karanlık geçerdi yaz.
En büyük suçlardandı,
cepteki çakmak taşı,
Zehir, zıkkım olmuştu,
soframızın her aşı.
“Tükürük Kebabı”ıyla,
“Salata”ydı aşımız,
Kurtulmazdı beladan, şu
zavallı başımız.
Gözümüzde büyürdü
söylenilen her maval.
Anlatırdı yaşlılar,
dinlerdik aval aval.
Günlerimiz geçerdi ya
bahçede, ya bağda.
Umutlar tükenmişti hem
ölüde hem sağda
Kalmamıştı ortada,
tutunacak dalımız,
Pek çekilecek gibi,
değildi vebalımız.
“Somun”
pişirilirdi: yasaktı, “Açık Ekmek”,
En büyük suçlardandı,
toplanıp “Zikir Çekmek”.
Bir düdük çalınınca,
değişirdi her makam,
Kazalar’da da ilah
kesilmişti kaymakam.
Kimse bilmez, kim söyler,
kim çalar “Zilli Def” i?
Emniyet’in zikreden olmuş
idi hedefi.
“Kur’an”
okutulmazdı, yasaktı Eski Yazı,
“Yeni Ezan”a karşı,
kızardık bazı bazı.
Hastalıklar taşırdı,
hasret kaldığımız (!) “Bit”,
Ondan kurtulmak için
kalmamıştı bir ümit,
Verem’le
tifo, tifüs yıkardı evimizi,
Celâllensek de kimse,
dermezdi devimizi.
“Beş Taş”
oynatmazlardı, pahallık olur diye,
“Yedi Tuğla” yıkana
verilirdi hediye.
En büyük eğlenceydi, “Yüzük-Fincan”
oyunu,
Uykum kaçmaya görsün,
sayamazdım koyunu.
Sigara kutusundan oluşurdu
“Sayı”mız.
Her oyunun içinde vardı
bizim payımız.
Kırardık tabakları, “Cıncık”
oynamak için,
Aklımıza gelmezdi, ne
Japonya, ne de Çin.
Canımız sıkıldıkça “Develeme”
atardık.
“Hıbilik”den
korkunca, çıkar damda yatardık.
Bazen da fazla gelir,
olurduk “Orta Kadı”.
Bugünkü oyunlarda, yok o
günlerin tadı.
“Pöt, Pöt, Pötürcek”
diye , dolaşırdık her evi,
Sırıklarda taşırdık, “Pötürcek
denen devi.
Yağmur yağsın isterdik
ıslanmak pahasına,
Halen hayranımdır ben,
halkımın dehasına.
“Peygamber Buğdası”ydı,
“Gilgil”, “Mısır”ın adı,
“Arpa Ekmeği”nin
de, damağımdadır tadı.
“Gilgil Ekmeği”
yiyip, bir hayli tıkanırdık,
“Dere Başı”na
gidip, don, gömlek yıkanırdık,
Yıkanırken derede gelirdi
“Aboş Dayı”,
Yediğimiz dayakta vardı
O’nunda payı,
“Kadınlar Hamamı”nda
kraldı “Zeyneb Bacı”,
Kızınca söylenirdi,
bizlere acı acı.
Yollar ayrı ayrıydı, yoktu
amaçta birlik,
Bu yüzden bozulmuştu,
işlerde düzen dirlik.
“Deli Gaffar”
soyunur söverdi dağa, taşa,
Nasibin alamazdı küfründen
“İsmet Paşa”.
“Humallah”
dediğimiz “Faro”, çalardı kaval
Anlattığı her olay,
gelirdi bize maval.
Oldukça kuvvetliydi,
sağlam idi bünyesi,
Ahrete çabuk gitti,
okununca künyesi.
İnsan bazen üzülür, bazen
da sabrı taşar,
Halen unutulmadı “Şorikli
Deli Yaşar”.
“İzo” ile “Kız
Mahmut”, şehre olmuştu nişan,
Bugünse delilerin hepsi
oldu perişan.
Şosenin kenarında “Hac’eli”
yan yatardı.
Yoldan geçen her şoför
o’na para atardı.
“Korucuk”a gidenken
biz de uğrardık o’na,
Soğuk, sıcak demezdi ;
beklerdi, dona dona.
Her yaz gider gelirdik,
yol olmuştu bize “Venk”,
“Aliseydi” içinse,
yükümüz olurdu denk
“Abdulvahap”a gider
kalırdık birkaç gece,
“Ahmet Duran”a
gitmek olmuş idi eğlence.
“Hacı Bayram”
küserdi gitmeyince yanına,
Gitmemek yakışmazdı, o’nun
kutsal şanına.
Meşhur idi “Çınar”ı,
“Pınar”ı “Orduzu”nun,
Hakkı ödenemezdi
ekmeğinin, tuzunun.
“Horata”ya giderdik
binbir heves, naz ile.
Bütün pınar başları,
şenlenirdi yaz ile.
“Yama”, “Sarıçiçek”de
tez geçirirdik yazı,
Cennetten bir köşeydi, “Çırmıktı’yla
Banazı”.
“Şaban Dede”ye
gider soğuk sular içerdik.
“İnek Pınarı”ndaysa,
kendimizden geçerdik,
“Kündübeğ Pınarbaşı”,
bizlere can katardı,
“Kapılık”ın hayali
içimizde yatardı.
Yanlışımız olunca kimse
etmezdi ikaz,
Çok uzak kalıyordu bize “Sürgü”nün
“Takaz”.
Gitmek mümkün değildi
vasıtasız yolu,
Görmezsek de özlerdik,
içimiz dolu dolu.
“Aşağışeher”deydi
eski karışmış ırklar,
“Üçler”, “Beşler”,
“Yediler”, sonra gelirdi “Kırklar”,
“Sıddı Zeyneb”, “Tavabil”,
“Emir Ömer” en başta.
“Battal Gazi”miz
ise galipti her savaşta.
“Emir Ömer”, daima
saygıyla anılırdı,
“Malatya”nın
en büyük “Emir”i sayılırdı.
Tüm Malatyalı’ların
o’na vardı saygısı,
Rahmetler
dileyenin, kalmazdı bir kaygısı.
“Battal Gazi”miz
ise şehrimizin şanıydı,
O’nun
gazaları’ysa, birer –tatlı anı-ydı.
Doğduğu yere saygı
duyulurdu her zaman,
Hanesi’ni
yıkana, küfredilirdi her an.
“Sıddı Zeyneb”
bizlere hem ana, hem
bacıydı.
Manevi nüfuzuyla, şeherin
baş tacıydı.
Yerindeydi “Nefise
Hatun”un mezar taşı,
O’nun
da yüce idi, ta göklerdeydi başı.
Taşraya ulaşmıştı, “Ali
Baba” nın ünü,
“Kara Baba” nın
ise, duymadık güldüğünü.
“Hersli Baba” dan
korkar heyecanlar yaşardık,
“Kemahlı Sultan”
daysa, şaşım şaşım şaşardık.
Korkuyu giderirdi, meşhur
“Vaiz Baba”mız.
Pek de boşa gitmezdi, bu
yöndeki çabamız.
Her zaman gözümüzde
büyürdü “Ahmet Duran”,
İnsanlığı, mertliği o’ydu
bize buyuran.
“Değirmen Önünde”
ydi “Horasan Padişahı”,
Kimselere kalamazdı,
mazlumun acı ahı.
“Kırklar” da
harabeydi, “Usta-Şeğirt Kubbesi”,
Onlar’dan çok uzaktı
haramın bir habbesi.
“Kervansaray”
harabdı, hazindi, pür melali.
Yürekler acısıydı, “ULU
CAMİ” nin hali.
Kapalıydı kapısı, “Ak
Minare”, “Toptaş”ın,
Yollara döşenmişti,
olsaydı, mezar taşın.
Yıkılmıştı hunharca,
meşhur “Çingene Han”ı,
Tarihi yaşamında, silmiş
idi zamanı.
Bakmamıştı hiç kimse,
gözlerinin yaşına,
Dünyalığa temahla,
kıymışlardı taşına.
“Sütlü Minare”
mizin yıkılmıştı camisi,
Hiçbir dini eserin,
kalmamıştı hamisi,
“Halfetih Minare”
miz, ta dipden oyulmuştu.
Tekkeler ve türbeler,
haince soyulmuştu.
Türbeler soyulurken
muhafızdı “Tam Baba”,
“Kara Baba” ya
kızıp, olmuştu biraz kaba.
Sancaklar alınırken O’nu
çok beklemişti.
Güveni sarsıldıkça,işini
teklemişti.
“Kanlı Kümbet” ve “Zindan”
yıkılmak istenirdi.
“Edir ile Bedir” se,
zalime direnirdi.
Her yer zibillik olmuş,
camiler satılmıştı.
O nazlı kitabeler, yerlere
atılmıştı.
“Karga Pepe” önünde
çocuktan geçilmezdi,
Kahkaha seslerinden,
sevinen seçilmezdi.
Konuşmayan konuşur,
böyleydi inancımız,
“Üç Kardeş” in
taşıyla, kesilirdi sancımız.
Ağrı sızı kalmazdı,
sürerlerse bu taşı.
Çokça abartılırdı, “Abdulvahab”ı
n yaşı.
“Çatlak” da
yaşanırdı; gezide, neşeli gün,
Ordaki zamanımız, olurdu
bize düğün.
“Alacakapı”
daydı, “Hoppa Kadı
Çınarı”,
Çınar ile birlikte yok
ettiler “Pınar”ı
“Battal”, “Hoppa Kadı”yı
kilisede basmışdı,
“Malatya”ya
getirip, bu çınarda (?) asmıştı.
“Hötüm Dede”ye alır
çocukları giderdik,
-Simitini kaçırır-
:duayla,
keyfederdik,
“Sarılık”a
gitmezsek geçmezdi o derdimiz,
Hastalıklarla dostluk,
kaçmazdı bir ferdimiz.
“Müftü Mezarlığı”nda
kalmamıştı bir tek taş,
Orayı dağıtana buğzetmişti
vatandaş.
“Namazgah”
halliceydi, diretmişti zamana,,,
“Seyit Gazi Hanesi”,
gelmemişti amana.
“Karahan”dan
çamurdan ve tozdan geçilmezdi,
Çeşmeleri kurumuş, suları
içilmezdi.
Yıkılmıştı binalar,
çalınmıştı taşları,
Zavallı halkınınsa, eğik
idi başları.
“Şeherin Surları”da
harabeye dönmüştü,
Taşları sökülmüştü,
haşmetiyse sönmüştü.
Yapılan her binaya olmuştu
temel taşı.
O’nun da sona ermiş,
bitmiş idi savaşı.
Şehrin de tamamlanmış,
artık bitmişti işi,
Önlenemez olmuştu, -sona
doğru- gidişi.
Zulme varan ihmalden
nasibini almıştı,
Harabolmuş, yıkılmış;
yalnız, -ismi- kalmıştı.
Biz tarihten kopmuştuk
güzelim tarih bizden.
“Harık” da
boğulmuştuk, korkmaz iken denizden.
Sürüklenip dururduk
meçhule doğru hızla.
Mazimizden kopmuştuk,
yemeyen bu ağızla.
“Köşger Baba”, “Fırat”ın
sağ yanında yatardı.
Bitirdiği işini ta şehere
atardı.
Maşrabasın uzatıp,
nehirden su almıştı.
Çok uzun boyununsa,
efsanesi kalmıştı.
Anlatırlar, dinlerdik O’na
köleymiş zaman,
“Fırat”ın suları da
vermedi O’na aman.
“Karakaya Barajı”,
sildi efsanesini,
Bundan böyle bizler de
duymaz olduk sesini.
“Tecde”nin süsü
idi, “Pirceviz”le “Dermegi”
Herkes ondan beklerdi,
muradına ermeği.
“Dermeği” şifa
verir, “Pirveciz” ise derman.
“Çorlu” hastalar
için buradan çıkardı ferman.
“Al Ocağı” na gider
“Al” gelmiş kadın ve kız,
“Kırk Ocağı”nda ise
kesilirdi bütün hız.
“Hoşirik Çamuru”yla
sıvanırdı yüzümüz,
Her şeye inanmıştık, buydu
bizim “Öz”ümüz
Hastalığın elinden
olmuştuk idik –madrabaz-,
“Alerji”nin adıydı,
bizim o eski “Dabaz”.
Gider “Dabaz Suyu”na
birkaç defa girerdik,
Sonunda iyi olur,
mutluluğa ererdik.
Atarlardı “Köynek”i
–boyalı olsun- diye,
Böylelikle olurdu,
ilacımız hediye.
-Kabak-ın çekirdeği –kolye
–olunca bize,
“Boğmaca”
uğramazdı, kolayca semtimize.
“Hoca Keşşaf Efendi”,
oldukça sayılırdı.
Her zaman, her mekanda
rahmetle anılırdı.
Dileklere devaymış,
defedermiş nazarı,
Dolup dolup taşardı her
–Cuma-‘a mezarı.
“Van Müftüsü”
okursa, şifalı olurdu su,
Hiç kimsenin Allah’tan
başka yoktu korkusu
Başlar iken her işe,
çekerdi bir –besmele-,
Duyulan manevi haz,
geçmiyor bugün ele.
Hasretimize karşı, hasreti
bize “Kernek”,
En ufak sevincimiz olurdu
düğün, dernek
Allah’ın lütfu idi, o ne
renk, o ne boya...
Tefekküre dalıp da
bakardık doya doya.
“Derme Deresi” idi,
bizim de yazlık plaj.
Yıkanabilmek için, evde
yapardık sondaj
“Bey Suyu” verilip
de kesilince suyumuz,
İmdada yetişirdi,
evlerdeki kuyumuz.
“Tohma”da çimmek
için, gider idik “Kırkgöz”e,
Kolayca aldırmazdık,
söylenilen her söze.
“Fırat”dan çok
korkardık, bakarken “Kömürhan”da,
Zannederdik eşi yok, o’nun
da bu cihanda.
Yine oldukça şendi, eski
“Sıtma Pınarı”,
Hasta için arasak, orda
bulurduk nar’ı
“Kaf Dağı” kadar
bize uzak idi “Çarmuzu”,
İstenirse giderdik gene de
kuzu kuzu.
Her düğün, her davette
vardı –bayram havası-,
Başımıza geçerdi bazen da
yağ tavası
Çok şükür geldi geçti;
iyi, kötü o günler.
Etrafa nam salardı
çevredeki düğünler.
“Kemancı Arakil”le
“Defçi Kör Sıddı Bacı”,,
Hak edip olurlardı, her
düğünün baş tacı.
Mahalleli savardı sazlı,
sözlü düğünü,
Şehrimizi aşmıştı, “Köçek
Mahmut”un ünü.
“Nuri” dombelek
çalar, “Çalgıcı Zöhre”yse def,
Düğünün neş’esiydi,
Onlardaki ilk hedef.
Güzel keman çalardı, “Hasan”
ile “Kalender”,
“Agob”un udu ise,
dinlenirdi pek ender.
“Zurnacı Abuzer”le
meşhur “Davulcu Hasan”,
“ Mişmiş Geceleri”nde
onlardı hava basan.
Davul, zurna çalarak
gezerlerdi yurtları,
“Derino” ve “Lorke”yle
yenmişlerdi kurtları.
“Malatyalı Fahri”nin
tamburu çok inlerdi.
“Dömbelekçi Kör Sait”
bakraç sesi dinlerdi.
Sese doğru atardı, lastik
sapanla taşı,
Bize komik gelirdi,
hedefinin telaşı.
“Ekmekçi Meryem Bacı”,
güzel ekmek yapardı.
Birkaç mahalle halkı,
sanki o’na tapardı
Yalvar yakar olup da zor
alınırdı sıra,
Mesleğinde ustaydı, hakim
idi tandıra.
“Gübürlü’nün Zeynep”le
“Hamikli’nin Adile”,
Rahmetler diliyoruz,
kendileri yad ile.
Methlerini duyardık, o
günkü gebelerde,
O ustalık şimdi yok, -Fermanlı
Ebe-lerde.
“İğneci Kaya Bey”de
iğnemizi vururdu,
Tatlı dil, güler yüzle
bizleri avuturdu.
Çok severdik kendini, hemi
de çok sayardık,
Ününü, şöhretini her
tarafa yayardık.
Yemeni’de ustaydı,
komşumuz “Köse Kasım”,
Çok iyi çalışırdı,
ayakkabıcı “Asım”.
“Semerci Saraç Arif”,
ustamız sayılırdı,
“Deli Samed”
çıraktı, kızınca bayılırdı.
Kır eşeğin üstünde artar
idi hızımız,
-Mişmiş- toplar dururdu
kadınımız, kızımız.
Sığırları yayardı,
“Sığırcı Emine”miz,
-Ocak” ismi altında
tüterdi şöminemiz.
-Me- ile –Mö- sesleri,
kaplar idi her yeri
Sığırların dönüşü
andırırdı mahşeri.
Toz, dumandan geçilmez;
kapanırdı, ufkumuz,
-Geç kalanda sığırlar-,
kaçar idi uykumuz.
“Deli Emine
idi şehrin meşhur hancısı,
En ağır küfürlerin O