MALATYA MANZUMESİ


Sayfanın sitemizde yayınlanmaya başladığı tarih: 28-07-2007


1936 Malatya- Ferhadiye Mahallesi (Hükümet Binasının arkasındaki mahalle) doğumlu olan Araştırmacı- Yazar Celal YALVAÇ’ın çocukluk ve ilk gençlik dönemi olarak nitelendirdiği, 1940- 1955 yılları arasındaki Malatya’yı manzum bir şekilde anlatan, 1993 yılında kaleme aldığı 127 kıtalık  “MAZİDEKİ YAŞAM- MALATYA” başlıklı şiiri, dönemin Malatya kent yaşamını;  sosyal, siyasal, kültürel ve folklorik öğeleriyle yansıtıyor.

İşte, 1940- 1955’li yıllar arasındaki Malatya’nın manzum öyküsü..

 

 

MAZİDEKİ YAŞAM- MALATYA-

Battal Gazi’si ile destanlaşan ünü var,

Niyazi Mısri İle anlatılan dünü var,

MALATYA, asırlardır –İslam-a oldu kale,

Türklüğü-yle övünen, çok şanlı bugünü var

MALATYA” yemyeşildi, aratmazdı cenneti,

Kolaylıkla çekerdik, bu yüzden her mihneti.

Şehrin her tarafında güzel sular çıkardı.

“Harık”larda suyumuz, şırıl şırıl akardı.

 

Anlatmak mümkün değil, bir hoştu âlemimiz,

Olayları tasvirden acizdir kalemimiz.

Bizim yurdumuzdaki insanlar barışıktı.

Her yerde savaş vardı, dünyamız karışıktı.

 

Harpten korunmak için siperler kazılmıştı.

Alnımıza yokluğun zilleti yazılmıştı.

Boş verdiğimiz dünya, alev alev yanardı.

Yaşamımızda her gün bir yaramız kanardı.

 

Öyle günler gördük ki, ölüye yoktu kefen,

Yoksulluğun önünde aciz idi ilim, fen.

Dalkavukluk, rezillik başın almış giderdi,

En büyük kötülüğü, bunlar bize ederdi.

 

Hesaba alınmazdı haklıca sözlerimiz,

Mayıs ayı geldikde ağrırdı gözlerimiz.

Mihnetle konulurdu, göze bir damla ilaç,

“Karne Ekmek”iyle de doymazdık, kalırdık aç.

 

“Moda” tabir edilen ilaç konurdu göze,

Tatlıca bir kızıllık verirdi o da yüze.

Mıymış mıymış bakardı, o güzelim gelinler,

Pek etkili olmazdı, idareyi telinler.

 

 

“Kürsü” kurar yatağa, ısınırdık her gece,

Sorulunca, çözerdik, birkaç tane bilemece.

Türküyle anılırdı eski, yeni her olay,

Böylece hafızaya nakşı olurdu kolay.

 

“Çarşıda leymun tuzu, vali taktı boynuzu,

Avratlar manto giydi, ne tadı var ne tuzu.”

Söylenirdi avazla, yakılan bu türkümüz.

“Çarşaf”ı kovmaktaydı, “Çülâki”den kürkümüz.

 

Herkesin durak yeri olmuş idi “Sümerbank”.

Dağıtamazdı halkı, ne tüfenk ne de bir  tank.

Birkaç metre bez için, olurdu büyük savaş.

Kavgasından kurtulduk, çok şükür, yavaş yavaş.

 

Vergi borcu elinden bütün millet naçardı.

Görünce bir memuru, köşe bucak kaçardı.

Satılırdı icrada legen, kazan, teşd, tava,

Zavallı mükellef de alırdı bundan hava.

 

Zengine hizmet için bankalar kurulmuştu.

Saf, biçare vatandaş, kalbinden vurulmuştu.

Öyle bir düzendi ki, yoktu kimsenin dostu.

Devlete kaptırmıştı, herkes sonunda postu.

 

Merhamet nanay idi, yürekler olmuştu taş,

Devletin memurundan yılmış idi vatandaş.

Her şey memur içindi, ne gaz vardı, ne şeker.

Onlar için dönerdi, devletteki her teker.

 

Ganne” yakmak için yağ, “Çıra” için ise gaz,

O günler bulamazdık, karanlık geçerdi yaz.

En büyük suçlardandı, cepteki çakmak taşı,

Zehir, zıkkım olmuştu, soframızın her aşı.

 

Tükürük Kebabı”ıyla, “Salata”ydı aşımız,

Kurtulmazdı beladan, şu zavallı başımız.

Gözümüzde büyürdü söylenilen her maval.

Anlatırdı yaşlılar, dinlerdik aval aval.

 

 

Günlerimiz geçerdi ya bahçede, ya bağda.

Umutlar tükenmişti hem ölüde hem sağda

Kalmamıştı ortada, tutunacak dalımız,

Pek çekilecek gibi, değildi vebalımız.

 

Somun” pişirilirdi: yasaktı, “Açık Ekmek”,

En büyük suçlardandı, toplanıp “Zikir Çekmek”.

Bir düdük çalınınca, değişirdi her makam,

Kazalar’da da ilah kesilmişti kaymakam.

 

Kimse bilmez, kim söyler, kim çalar “Zilli Def” i?

Emniyet’in zikreden  olmuş idi hedefi.

Kur’an” okutulmazdı, yasaktı Eski Yazı,

Yeni Ezan”a karşı, kızardık bazı bazı.

 

Hastalıklar taşırdı, hasret kaldığımız (!) “Bit”,

Ondan kurtulmak için kalmamıştı bir ümit,

Verem’le tifo, tifüs yıkardı evimizi,

Celâllensek de kimse, dermezdi devimizi.

 

Beş Taş” oynatmazlardı, pahallık olur diye,

Yedi Tuğla” yıkana verilirdi hediye.

En büyük eğlenceydi, “Yüzük-Fincan” oyunu,

Uykum kaçmaya görsün, sayamazdım koyunu.

 

 

Sigara kutusundan oluşurdu “Sayı”mız.

Her oyunun içinde vardı bizim payımız.

Kırardık tabakları, “Cıncık” oynamak için,

Aklımıza gelmezdi, ne Japonya, ne de Çin.

 

Canımız sıkıldıkça “Develeme” atardık.

Hıbilik”den korkunca, çıkar damda yatardık.

Bazen da fazla gelir, olurduk “Orta Kadı”.

Bugünkü oyunlarda, yok o günlerin tadı.

 

Pöt, Pöt, Pötürcek” diye , dolaşırdık her evi,

Sırıklarda taşırdık, “Pötürcek denen devi.

Yağmur yağsın isterdik ıslanmak pahasına,

Halen hayranımdır ben, halkımın dehasına.

 

Peygamber Buğdası”ydı, “Gilgil”, “Mısır”ın adı,

Arpa Ekmeği”nin de, damağımdadır tadı.

Gilgil Ekmeği” yiyip, bir hayli tıkanırdık,

Dere Başı”na gidip, don, gömlek yıkanırdık,

 

Yıkanırken derede gelirdi “Aboş Dayı”,

Yediğimiz dayakta vardı O’nunda payı,

Kadınlar Hamamı”nda kraldı “Zeyneb Bacı”,

Kızınca söylenirdi, bizlere acı acı.

 

 

Yollar ayrı ayrıydı, yoktu amaçta birlik,

Bu yüzden bozulmuştu, işlerde düzen dirlik.

Deli Gaffar” soyunur söverdi dağa, taşa,

Nasibin alamazdı küfründen “İsmet Paşa”.

 

 

Humallah” dediğimiz “Faro”, çalardı kaval

Anlattığı her olay, gelirdi bize maval.

Oldukça kuvvetliydi, sağlam idi bünyesi,

Ahrete çabuk gitti, okununca künyesi.

 

 

İnsan bazen üzülür, bazen da sabrı taşar,

Halen unutulmadı “Şorikli Deli Yaşar”.

İzo” ile “Kız Mahmut”, şehre olmuştu nişan,

Bugünse delilerin hepsi oldu perişan.

 

 

Şosenin kenarında “Hac’eli” yan yatardı.

Yoldan geçen her şoför o’na para atardı.

Korucuk”a gidenken biz de uğrardık o’na,

Soğuk, sıcak demezdi ; beklerdi, dona dona.

 

Her yaz gider gelirdik, yol olmuştu bize “Venk”,

Aliseydi” içinse, yükümüz olurdu denk

Abdulvahap”a gider kalırdık birkaç gece,

Ahmet Duran”a gitmek olmuş idi eğlence.

 

Hacı Bayram” küserdi gitmeyince yanına,

Gitmemek yakışmazdı, o’nun kutsal şanına.

Meşhur idi “Çınar”ı, “Pınar”ı “Orduzu”nun,

Hakkı ödenemezdi ekmeğinin, tuzunun.

 

Horata”ya giderdik binbir heves, naz ile.

Bütün pınar başları, şenlenirdi yaz ile.

Yama”, “Sarıçiçek”de tez geçirirdik yazı,

Cennetten bir köşeydi, “Çırmıktı’yla Banazı”.

 

Şaban Dede”ye gider soğuk sular içerdik.

İnek Pınarı”ndaysa, kendimizden geçerdik,

Kündübeğ Pınarbaşı”, bizlere can katardı,

Kapılık”ın hayali içimizde yatardı.

 

 

Yanlışımız olunca kimse etmezdi ikaz,

Çok uzak kalıyordu bize “Sürgü”nün “Takaz”.

Gitmek mümkün değildi vasıtasız yolu,

Görmezsek de özlerdik, içimiz dolu dolu.

 

Aşağışeher”deydi eski karışmış ırklar,

Üçler”, “Beşler”, “Yediler”, sonra gelirdi “Kırklar”,

Sıddı Zeyneb”, “Tavabil”, “Emir Ömer” en başta.

Battal Gazi”miz ise galipti her savaşta.

 

 

Emir Ömer”, daima saygıyla anılırdı,

“Malatya”nın en büyük “Emir”i sayılırdı.

Tüm Malatyalı’ların o’na vardı saygısı,

Rahmetler dileyenin, kalmazdı bir kaygısı.

 

“Battal Gazi”miz ise  şehrimizin şanıydı,

O’nun gazaları’ysa, birer –tatlı anı-ydı.

Doğduğu yere saygı duyulurdu her zaman,

Hanesi’ni yıkana, küfredilirdi her an.

 

“Sıddı Zeyneb” bizlere hem ana, hem bacıydı.

Manevi nüfuzuyla, şeherin baş tacıydı.

Yerindeydi “Nefise Hatun”un mezar taşı,

O’nun da yüce idi, ta göklerdeydi başı.

 

Taşraya ulaşmıştı, “Ali Baba” nın ünü,

Kara Baba” nın ise, duymadık güldüğünü.

Hersli Baba” dan korkar heyecanlar yaşardık,

Kemahlı Sultan” daysa, şaşım şaşım şaşardık.

 

Korkuyu giderirdi, meşhur “Vaiz Baba”mız.

Pek de boşa gitmezdi, bu yöndeki çabamız.

Her zaman gözümüzde büyürdü “Ahmet Duran”,

İnsanlığı, mertliği o’ydu bize buyuran.

 

Değirmen Önünde” ydi “Horasan Padişahı”,

Kimselere kalamazdı, mazlumun acı ahı.

Kırklar” da harabeydi, “Usta-Şeğirt Kubbesi”,

Onlar’dan çok uzaktı haramın bir habbesi.

 

 

Kervansaray” harabdı, hazindi, pür melali.

Yürekler acısıydı, “ULU CAMİ” nin hali.

Kapalıydı kapısı, “Ak Minare”, “Toptaş”ın,

Yollara döşenmişti, olsaydı, mezar taşın.

 

Yıkılmıştı hunharca, meşhur “Çingene Han”ı,

Tarihi yaşamında, silmiş idi zamanı.

Bakmamıştı hiç kimse, gözlerinin yaşına,

Dünyalığa temahla, kıymışlardı taşına.

 

Sütlü Minare” mizin yıkılmıştı camisi,

Hiçbir dini eserin, kalmamıştı hamisi,

Halfetih Minare” miz, ta dipden oyulmuştu.

Tekkeler ve türbeler, haince soyulmuştu.

 

 

Türbeler soyulurken muhafızdı “Tam Baba”,

Kara Baba” ya kızıp, olmuştu biraz kaba.

Sancaklar alınırken O’nu çok beklemişti.

Güveni sarsıldıkça,işini teklemişti.

 

 

Kanlı Kümbet” ve “Zindan” yıkılmak istenirdi.

Edir ile Bedir” se, zalime direnirdi.

Her yer zibillik olmuş, camiler satılmıştı.

O nazlı kitabeler, yerlere atılmıştı.

 

 

Karga Pepe” önünde çocuktan geçilmezdi,

Kahkaha seslerinden, sevinen seçilmezdi.

Konuşmayan konuşur, böyleydi inancımız,

Üç Kardeş”  in taşıyla, kesilirdi sancımız.

 

Ağrı sızı kalmazdı, sürerlerse bu taşı.

Çokça abartılırdı, “Abdulvahab”ı n yaşı.

Çatlak” da yaşanırdı; gezide, neşeli gün,

Ordaki zamanımız, olurdu bize düğün.

 

“Alacakapı” daydı, “Hoppa Kadı Çınarı”,

Çınar ile birlikte yok  ettiler “Pınar”ı

“Battal”, “Hoppa Kadı”yı kilisede basmışdı,

“Malatya”ya getirip, bu çınarda (?) asmıştı.

 

 

Hötüm Dede”ye alır çocukları giderdik,

-Simitini kaçırır- :duayla, keyfederdik,

Sarılık”a gitmezsek geçmezdi o derdimiz,

Hastalıklarla dostluk, kaçmazdı bir ferdimiz.

 

       “Müftü Mezarlığı”nda kalmamıştı bir tek taş,

        Orayı dağıtana buğzetmişti vatandaş.

       “Namazgah” halliceydi, diretmişti zamana,,,

       “Seyit Gazi Hanesi”, gelmemişti amana.

 

Karahan”dan çamurdan ve tozdan geçilmezdi,

Çeşmeleri kurumuş, suları içilmezdi.

Yıkılmıştı binalar, çalınmıştı taşları,

Zavallı halkınınsa, eğik idi başları.

 

Şeherin Surları”da harabeye dönmüştü,

Taşları sökülmüştü, haşmetiyse sönmüştü.

Yapılan her binaya olmuştu temel taşı.

O’nun da sona ermiş, bitmiş idi savaşı.

 

Şehrin de tamamlanmış, artık bitmişti işi,

Önlenemez olmuştu, -sona doğru- gidişi.

Zulme varan ihmalden nasibini almıştı,

Harabolmuş, yıkılmış; yalnız, -ismi- kalmıştı.

 

 

Biz tarihten kopmuştuk güzelim tarih bizden.

Harık” da boğulmuştuk, korkmaz iken denizden.

Sürüklenip dururduk meçhule doğru hızla.

Mazimizden kopmuştuk, yemeyen bu ağızla.

 

 

Köşger Baba”, “Fırat”ın sağ yanında yatardı.

Bitirdiği işini ta şehere atardı.

Maşrabasın uzatıp, nehirden su almıştı.

Çok uzun boyununsa, efsanesi kalmıştı.

 

 

Anlatırlar, dinlerdik O’na köleymiş zaman,

Fırat”ın suları da vermedi O’na aman.

Karakaya Barajı”, sildi efsanesini,

Bundan böyle bizler de duymaz olduk sesini.

 

Tecde”nin süsü idi, “Pirceviz”le “Dermegi

Herkes ondan beklerdi, muradına ermeği.

Dermeği” şifa verir, “Pirveciz” ise derman.

Çorlu” hastalar için buradan çıkardı ferman.

 

Al Ocağı” na gider “Al” gelmiş kadın ve kız,

Kırk Ocağı”nda ise kesilirdi bütün hız.

Hoşirik Çamuru”yla sıvanırdı yüzümüz,

Her şeye inanmıştık, buydu bizim “Öz”ümüz

 

 

Hastalığın elinden olmuştuk idik –madrabaz-,

Alerji”nin adıydı, bizim o eski “Dabaz”.

Gider “Dabaz Suyu”na birkaç defa girerdik,

Sonunda iyi olur, mutluluğa ererdik.

 

Atarlardı “Köynek”i –boyalı olsun- diye,

Böylelikle olurdu, ilacımız hediye.

-Kabak-ın çekirdeği –kolye –olunca bize,

Boğmaca” uğramazdı, kolayca semtimize.

 

Hoca Keşşaf Efendi”, oldukça sayılırdı.

Her zaman, her mekanda rahmetle anılırdı.

Dileklere devaymış, defedermiş nazarı,

Dolup dolup taşardı her –Cuma-‘a mezarı.

 

Van Müftüsü” okursa, şifalı olurdu su,

Hiç kimsenin Allah’tan başka yoktu korkusu

Başlar iken her işe, çekerdi bir –besmele-,

Duyulan manevi haz, geçmiyor bugün ele.

 

Hasretimize karşı, hasreti bize “Kernek”,

En ufak sevincimiz olurdu düğün, dernek

Allah’ın lütfu idi, o ne renk, o ne boya...

Tefekküre dalıp da bakardık doya doya.

 

Derme Deresi” idi, bizim de yazlık plaj.

Yıkanabilmek için, evde yapardık sondaj

Bey Suyu” verilip de kesilince suyumuz,

İmdada yetişirdi, evlerdeki kuyumuz.

 

Tohma”da çimmek için, gider idik “Kırkgöz”e,

Kolayca aldırmazdık, söylenilen her söze.

Fırat”dan çok     korkardık, bakarken “Kömürhan”da,

Zannederdik eşi yok, o’nun da bu cihanda.

 

Yine oldukça şendi, eski “Sıtma Pınarı”,

Hasta için arasak, orda bulurduk nar’ı

Kaf Dağı” kadar bize uzak idi “Çarmuzu”,

İstenirse giderdik gene de kuzu kuzu.

 

Her düğün, her davette vardı –bayram havası-,

Başımıza geçerdi bazen da yağ tavası

Çok şükür geldi geçti; iyi, kötü o günler.

Etrafa nam salardı çevredeki düğünler.

 

Kemancı Arakil”le “Defçi Kör Sıddı Bacı”,,

Hak edip olurlardı, her düğünün baş tacı.

Mahalleli savardı sazlı, sözlü düğünü,

Şehrimizi aşmıştı, “Köçek Mahmut”un ünü.

 

Nuri” dombelek çalar, “Çalgıcı Zöhre”yse def,

Düğünün neş’esiydi, Onlardaki ilk hedef.

Güzel keman çalardı, “Hasan” ile “Kalender”,

Agob”un udu ise, dinlenirdi pek ender.

 

Zurnacı Abuzer”le meşhur “Davulcu Hasan”,

Mişmiş Geceleri”nde onlardı hava basan.

Davul, zurna çalarak gezerlerdi yurtları,

Derino” ve “Lorke”yle yenmişlerdi kurtları.

 

Malatyalı Fahri”nin tamburu çok inlerdi.

Dömbelekçi Kör Sait” bakraç sesi dinlerdi.

Sese doğru atardı, lastik sapanla taşı,

Bize komik gelirdi, hedefinin telaşı.

 

 

Ekmekçi Meryem Bacı”, güzel ekmek yapardı.

Birkaç mahalle halkı, sanki o’na tapardı

Yalvar yakar olup da zor alınırdı sıra,

Mesleğinde ustaydı, hakim idi tandıra.

 

“Gübürlü’nün Zeynep”le “Hamikli’nin Adile”,

Rahmetler diliyoruz, kendileri yad ile.

Methlerini duyardık, o günkü gebelerde,

O ustalık şimdi yok, -Fermanlı Ebe-lerde.

 

“İğneci Kaya Bey”de iğnemizi vururdu,

Tatlı dil, güler yüzle bizleri avuturdu.

Çok severdik kendini, hemi de çok sayardık,

Ününü, şöhretini her tarafa yayardık.

 

Yemeni’de ustaydı, komşumuz “Köse Kasım”,

Çok iyi çalışırdı, ayakkabıcı “Asım”.

“Semerci Saraç Arif”, ustamız sayılırdı,

“Deli Samed” çıraktı, kızınca bayılırdı.

 

 

Kır eşeğin üstünde artar idi hızımız,

-Mişmiş- toplar dururdu kadınımız, kızımız.

Sığırları yayardı, “Sığırcı Emine”miz,

-Ocak” ismi altında tüterdi şöminemiz.

 

-Me- ile –Mö- sesleri, kaplar idi her yeri

Sığırların dönüşü andırırdı mahşeri.

Toz, dumandan geçilmez; kapanırdı, ufkumuz,

-Geç kalanda sığırlar-, kaçar idi uykumuz.

 

“Deli Emine idi şehrin meşhur hancısı,

En ağır küfürlerin O