Mutfağının özel yemekleri denilince akla hangi yemekler gelmeli?
Yerel mutfağımızda birçok yemek özeldir, bize özgüdür, benzerine
başka yerlerde rastlanmaz..
KABURGA DOLMASI
Benim aklıma öncelikle “kaburga dolması” geliyor bu
konuda. Kaburga dolması, hem yapılışındaki beceriyle özeldir, bana
göre; hem gerçekten özel zamanlar, özel konuklar için yapılmasıyla…
Hem de, ağzının tadını bilenlerin yemeği olduğu için; başka deyişle,
damak tadı gelişmiş kimselerin beğenisine hitap ettiği için…
Kaburga dolması çarşıda pişirilmez, çünkü ev yemeğidir. Evlerde
de, değme hatun kişinin becereceği bir taam değildir. Eski evlerin,
eski konakların, yaşını başını almış analarımızın el becerisine, göz
kararına, malzemeden anlamasına bağlı olarak kotarılan bir yemekti…
“Yemekti” diyorum, çünkü, şimdiki evlerde, şimdiki ev hanımı
kuşağının mutfağında yapılıp yapılmadığını bilmiyorum… Şimdilerde
konuğunu kaburga dolmasıyla ağırlayacak kimselerin bulunup
bulunmadığını da bilmiyorum…
Kaburga dolması yapmak için, öncelikle tanıdık bir kasaba
“kaburga” ısmarlanırdı. (Tanış olmayan kasabın, etin iyisini verip
vermeyeceği konusunda emin olamazdı insanlarımız.) Et, genellikle
yaşını henüz doldurmuş erkek koyunun eti, ya da “hasi” eti
olmalıydı. Dişi koyun eti kart olur, dişi keçinin eti de sindirim
sistemine dokunurdu! Tanıdık kasap işte bunun için önemliydi et
alımında…
Kaburga, iki üç kiloluk bir et demekti ki, bu kadar etin parasını
da yek tahtadan çıkarıp ödeyecek adam sayısı o zamanki Malatya’da
çok sayılmazdı.
Bir de kurban bayramlarındaki et bolluğunda, kurbanlık koyunun
bir kaburgası ayrılırdı, dolma yapmak amacıyla.
Onda kuşku yok ki, kaburga pişirilecek kabın da özel olması
gerekirdi! Kuzu tenceresi ya da kalaylı, kapaklı bakır leğen
olmalıydı. Bu kap da değme evde bulunmazdı. Eski evlerin
mutfaklarında, hıznalarında (hızna: hazine) olurdu yalnızca. Kırk
yılda bir yapılacak bir yemek için böyle özel kaplar bulundurmak da
hangi babayiğidin harcıydı?
Kaburganın üzerini kaplayan ince kas tabakası delinir, iki yumruk
büyüklüğünde sağlı sollu genişletilir; içerisine de önceden
hazırlanan iç malzemesi doldurulur, sonra bildiğimiz dikiş ipliğiyle
dikilirdi. Kaburganın içi ayrıca yağlı bir tabakayla kaplı olduğu
için içine konulan pirinç o yağla pişerdi. Pirinç de önce kavrulur,
soğan, maydanoz, tane karabiber ve kuşüzümüyle karılırdı.
Doldurulup dikilen kaburga pişirme kabına bütün olarak
yerleştirilir… Bütün olmalı ki, eğilip bükülüp biçimi bozulmasın.
Odun ateşinin öbeklendiği ocağın üstüne yerleştirilir. İçerisine
fazla olmamak koşuluyla, ancak pirinci haşlayacak ölçüde bir su
eklenir. Önce o suyla et haşlanmış olur; etin yağı ve buhar
yardımıyla içindeki pirinç de pişer… Suyunu çekmeden, arada bir
altüst ederek kaburganın her noktasının pişmesi sağlanır. Tavada
biriken yağlı su kaşıkla alınıp üzerinde gezdirilir. Suyunu iyice
çektikten sonra bu kez tavada kendi yağıyla kızartılır… Yağları
tümüyle erimiş, pirincin yumuşaması sağlanmıştır.
Kaburganın üzeri de nar gibi
kızarır. Çıtır çıtır yenilecek hale gelir… Kaburganın özelliği, etin
en körpe bölümü (pirzolalık) olmasıdır. Kendi yağıyla kızarmak ona
ayrıca lezzet verir. İç pilavın lezzeti de öylesine…
Bütün bunların hazırlanması, pişirilip kotarılması için en az
yarım gün gerekir. Aşçı hatun, o gün başka bir işle uğraşmaya zaman
bulamayabilir. Eğer çağrılı bir konuk için sofra hazırlıyorsa,
mutlaka evin kızları gelinleri, daha olmazsa konu komşu da yardım
ederdi ona.
KELLE PAÇA
Malatya mutfağının öteki “özel” yemeklerini tahmin etmekte
güçlük çekmezsiniz: Kelle-paça, karın-bumbar… Özel
sayılmasının nedeni, kaburga gibi hazırlanışının
“zahmetli” olması bir, ikincisi de sıkça yapılmaması… Yılda bir ya
da iki kez, o kadar. Hatta hiç yapmayan evler de vardı bu tür
yemekleri.
Kelle-paça, Demirci Pazarı’ndan alınırdı. Demircilikle
kelle-paçanın ne ilgisi var, diyeceksiniz? Var… Kelle-paçanın
tüylerini ütmek için demirci ocağı gerekiyordu. Bütün demirciler
değil ama, içlerinden bazıları… Demirci Pazarı’ndaki ustaların çoğu
Ermeni hemşerilerimizdi. Onlar bu tür işlerle uğraşmaz, belki de
gönül indirmezlerdi, kim bilir… Onlar daha çok tarım araçları; orak,
tırpan, tırmık, satır, tahra (derhe), nacak, kazma, balta, koyun
kırpma makası, kanca, çengel, keski ve benzeri şeyler yaparlar ya da
onarırlardı.
Paçacılar (Paçacı Osman, Paçacı Müslüm ve Paçacı Ali) kasaplarla
ortak çalışırlardı. Her paçacı birkaç kasap dükkânıyla anlaşır,
kesilen hayvanların baş ve ayaklarını satın alır; onları ütüp
satardı. Paçayı kesildiği anda teslim almak için, kasaplarla
birlikte erkenden kalkıp mezbahaya giderlerdi. Sonra taş arabalarına
yükler, Demirci Pazarı’ndaki dükkânlarına taşırlar…
Demirci Pazarı denilen dar ve çamurlu, her şeyin kapkara kömür
tozuna, ise bulandığı sokağın bir ucu Yeni Cami’ye bakar, öteki ucu
Şark Sineması’nın önüne çıkardı. Orası küçük bir alan gibiydi;
arabacılar, seyyar satıcılar, sinema kuşları, paça almaya ya da
demircilere iş yaptırmaya gelen köylüler, Kasaplık hayvan sürüleri,
eski Şıra Pazarı’nın müşterileri adeta anafor olurdu burada. Daha
çok da sabah, öğlen vakitleri arasında…
Elleri yüzleri isten kararmış demirciler örse çekiç sallar,
ustalar çıraklarına seslenir, çıkardıkları ahenkli gürültü kimseleri
rahatsız etmeden çarşının hayhuyuna karışır giderdi. Demirci
Pazarı’ndan hiç eksik olmayan şey, duman ve kıl kokusuydu! Buram
buram yükselen kokular, yoğun bir duman gibi yayılırdı çevreye.
Paçacılar, uzun demirden şişlere geçirdikleri kelleleri, paçaları,
arada bir körüklenen ocağın yükselen alevinde üter, sonra da keskin
kısa bir falçatayla kavrulan tüyleri kazırlardı hızlı hızlı.
Müşteriler, daha çok da bir an önce yola çıkacak olan köylüler,
sırada beklerdi kelle-paça almak için…
Ütme işi bitince, paçacı elini yüzünü kaplayan kalın is
tabakasından bir an önce kurtulmak üzere bol suyla sabunlanıp
silinir; iş giysilerini soyunup atar, normal bir adam haline
bürünürdü yeniden. Eğer kelle-paça
bitmemişse henüz, onları bir şişe geçirip çarşıda dolaşarak satmaya
uğraşırdı. Satacağını satıp tükettikten sonra da, iki dirhem bir
çekirdek, kasap dükkânlarını dolaşarak kelle parasını öderlerdi.
Kelle-paça denilince, dört ayak bir baş anlaşılırdı. Dört beş
kişilik bir aile için bir takım kelle-paça yeterdi. Ama kalabalık
aileler iki takımdan daha azı almazlardı.
Demircinin ütmesiyle kelle-paçanın temizliği bitmiş olmazdı
elbet. Evlerde, ev hanımlarının göreviydi bu iş. Bol suyla uzun uzun
ovulur, yıkanır, keskin bıçaklarla yeni baştan kazınır… Sonra da
bahçeye ya da avluya üç taşla bir ocak kurulur, közü kuvvetli
odunlarla ateş yakılır, bütün çevresi külle sıvanmış kalaylı tencere
ocağa oturtulurdu. Tencereye alabildiğince bol suyla birlikte,
mevsimine göre domates ya da salça, sarmısak eklenir, tencerenin
kapağı örtülür… Kapağın çevresi hamurla yapıştırılır, üzerine de,
temiz bir taş konulur ki ağırlık olsun, kaynayan su taşmasın… Malum,
o zamanlar, şimdiki gibi gelişmiş düdüklü tencereler henüz yoktu!
Dört beş saatten önce ocaktan indirilmezdi tencere ocaktan. Ateş
sürekli odunlarla beslenir. İçindeki su lıkır lıkır, için için
kaynar. Külle sıvanan tencerenin gövdesi yanan odunların isiyle
kararır. Daha sonra sıvanmış kül suyla yıkanır, atılır, tencere de
zarar görmemiş olur… Pişmekte olan yaşlı bir hayvanın başıysa eğer,
bir parça ekmek de atılır suyuna ki, kellenin eti kolay yumuşasın.
Bu inceliği de her ev hanımı bilmezdi.
Tarlada bahçede çalışırken, mişmiş (kayısı) mevsimi, harman
zamanı, açık havada kelle pişirmek daha kolay olurdu. Bahçeli,
avlulu evlerde de ocak kurma olanağı vardı. Kışın soba üzerinde,
tandır ekmeği pişirildiğinde tandır ateşinde kelle-paça pişirmek
mümkündü. Gel gelelim Malatya insanının apartman katlarında yaşama
tutkusu, bu olanakları hayatımızdan çıkarmış oldu.
Tencere ateşten indirildiğinde, içindeki kelle-paça ilik
kıvamında pişmiş, etler kemiğinden ayrılmış olurdu. Sarmısaklı,
salçalı kelle suyuna bir de karabiber, kırmızı biber eklenir, şifa
niyetine kaşık sallanırdı. Yanında çarşı ekmeği mi
olur artık, tandır ekmeği mi,
yufka mı, Allah ne verdiyse…
KARIN-BUMBAR DOLMASI
Karın-bumbar dolması da Malatya mutfağının artık
unutulmaya yüz tutmuş taamındandır dersek, bilmem ki söylediğimiz
hilaf-ı hakikat sayılır mı?
Karın-bumbar dolması yapmanın da mevsimi yoktu; yazın da, kışın
da yapılırdı evlerde. Yalnız kış ayları boyunca büyükbaş hayvan
kesildiği için bunların işkembesi tüketilirdi. Tabii sığırın bumbarı
değil, işkembesi yenilirdi. Ayrıca büyükbaş hayvanların işkembesi
damarlı olduğu için, o damarlar kesilip dilimlenir, mangalda
pişirilirdi.
Yaz olsun kış olsun, sığırınki olsun davarınki olsun, işkembe
yemeden gün geçirmeyen bir köy halkı vardı: Yeşilyurt’a bağlı Cafana
köyünün halkı… Sabahleyin Hal’e selelerle üzüm getirip satarlar,
köye dönmeden önce de, o seleyi mutlaka karın-bumbarla
doldururlardı. İşkembe etten daha ucuz ve bol olduğu için belki
bütçelerine daha uygun geliyordu böylesi. Ama çok sevdikleri
kesindi. Çiğ çiğ koparıp yiyenler bile vardı içlerinde. Kıyma
makinesinde kıyıp işkembeli pide yaptıranlar da… Biraz ağırca
kokardı o pideler ama, ne derler, zevkler ve renkler tartışılmaz!
Bir de, saatlerce bıkmadan, usanmadan pazarlık etmeyi severdi Cafana
köylüleri. Üç liralık bir şeyi iki buçuk liraya almayı başaran,
Cafanalı’nın yüzünde hemen güller açar, mutluluktan adeta uçardı!
Karın-bumbar dolması yapmak, kelle-paçadan daha da zahmetli bir
işti kuşkusuz. Sık sık yapılmamasının, ancak yılda bir iki kez
pişirilmesinin nedeni buydu. Çünkü temizliği uzun sürerdi en başta.
Sonra iç malzemesinin hazırlanması, doldurulması, pişirilmesi… Hiç
abartı değil, iki günlük işti bütün bunlar…
Karın-bumbar satıcılığı ayrı bir işti kasaplıkta. Herkes
satmazdı. Altmışlı yıllar boyunca bu işi Kasap Şeho yapardı, kardeşi
Hasgüllü ile birlikte. Şimdi hayatta mı, bilmiyorum, Şeho da,
kardeşi de at tutkunu insanlardı. Yarış atı beslerler, at hikâyeleri
anlatırlar, arada bir atlarını getirip çarşıda boy gösterirlerdi.
Atın adını bile anımsıyorum: Lale… Narin, gencecik, kır donlu bir
Arap soylusuydu. Üşümesin diye mi artık bilmem, hep üzerini örten
bir şalla dolaştırılırdı hayvan. Şeho Dut, daha sonraki
yıllarda Malatya Belediyesi’nin
karşısında kentin en “modern” kasap dükkânını açacak, ama bu
“sosyetik” kasaba halk ilgi göstermeyecekti. Onu son gördüğümdeyse,
Aksaray’da bir kahvehane işletiyordu.
Mezbahada geniş havuzlarda yıkanan işkembeler sonra bir at
arabasına yüklenir, çarşıya taşınırdı. Tabii, at arabasının ardı
sıra da bir sinek bulutu koşardı! Yeşil yapraklı dallarla bir
görevli o sinekleri arada bir kovmaya çalışırdı.
İşkembe arabası dükkânın önüne vardığında, çoğu zaman müşteriler
bekliyor olurdu. Kimileri de zaten gidip mezbahadan alırdı, sabahın
köründe… Karın yirmi beş kuruş, bumbar otuz kuruş! Pazarlık hakkınız
da saklı… Dediğimiz gibi, özellikle Cafanalılar bu haklarını sonuna
kadar kullanırlardı!
Bazı kimseler de, kendileri almak istemez, et aldığı kasabını
araya koyardı, aldanmamak için.
İşkembenin en güzel mevsimi ilkbahardı; ama bunu herkes bilmezdi.
İlkbahar kuzu mevsimidir, malum. Kuzular bir süre yalnızca süt
emdikleri için iç organları körpecik olur! Yaz aylarında kuzular
büyür, ot yemeye başlar, iç organları da körpeliğini yitirirdi.
İşkembecinin yaptığı yıkama yetmezdi elbet. Asıl temizlik ondan
sonra başlardı. Birkaç su yıkadıktan sonra (Malatya’da şehir
suyunun tonunun bir lira olduğu yıllar!) kireç kaymağına yatırılır,
bir gece bekletilirdi. Kireç kaymağı, çamaşır ağartmakta kullanılan
bir maddeydi. Kireç kaymağından sonra yine epeyce bir süre sudan
geçirilir. Süt beyazı bir renk alır. Artık doldurulmaya hazırdır.
İç malzeme genellikle bulgurla hazırlanır. Ama pirinçle de
yapılabilir. Pirinç pahalıdır, o yüzden pek tercih edilmez; bulgursa
Malatya’da her evde en çok bulunan şey…
Bulgur ya da pirinç, iç pilav hazırlanır gibi hazırlanır: İri
doğranmış soğan yağda hafifçe döndürülür, ince doğranmış maydanoz
ve baharat eklenir. Bumbar ters çevrilerek parmakla ite ite
doldurulur… İşkembe de el ayası büyüklüğünde parçalar halinde
kesilip içleri doldurulur ve iğne iplikle dikkatlice dikilir… idi.
Eğer körpecik hayvanın karın-bumbarıysa, tez zamanda pişer, yok
hayvancık biraz yaşlıysa işkembe dolmasının pişmesi biraz zaman
alır… idi. Haşlandıktan sonra, lezzeti artsın diye, dilerseniz,
dolmaları ayrıca bir yağda hafifçe kızartırdınız.
Avludaki yer ocağında, yahut maltızda ya da gazocağında işkembe
dolması pişiyorsa, kaynayan tencerenin kapağından buharla birlikte
mis gibi, kışkırtıcı kokular çevre evlere, hatta bazen tüm
mahalleye yayılır; o gün kimin evinde ne piştiği “faş-ı malamat”
olurdu o saat! Çevre evlerde hamile kadın varsa, ona da, “koktu
anam, canın çekmiştir şimdi” diyerek, mutlaka biraz tattırılırdı.