Önceki sene yaz mevsiminde biricik ailemi, anne, baba ve
kardeşlerimi ziyaret için otobüsle Mersin’e doğru yola çıkmıştım.
Otobüsümüz mola yerine gelince,muavin:
- Sayın yolcular, dinleme tesislerine
gelmiş bulunuyoruz, kaptanımız tarafından yarım saat yemek ve ihtiyaç
molası verilmiştir.
Yol boyunca sıralanan
ağaçları, evleri, meralarda otlayan koyunları, köyleri adeta kayan
yıldızlar gibi bir sonsuzluk tünelinde bırakıyor, daldığım tatlı
hatıralardan muavinin gür sesiyle uyanıyordum. Muavinin bu çağrısını kaç
kere duymuştum, bilmiyorum. Ama aynı duyguları hisseden birçok yolcunun
hayatında acı ve tatlı hatıralar bıraktığına inanıyordum.
 |
Otobüsümüz Malatya’dan
hareket edeli ne kadar bir zaman geçti. Tıpkı bir rüya gibi…
Tekerlekler dönmeye başladığı andan itibaren gözüm, Malatya’yı
adeta bir kale gibi çevreleyen Beydağları’na ilişmiş ve tatlı
hatıralara sürüklemişti, O gün de şimdiki gibi gözümü
Beydağları’na dikmiş, yıllar öncesinde Sevgi Damlacığı,
Malatya’ya geldiğimiz ilk günlerin, çocukluğumun hayallerine
dalmıştım. |
Otuz yedi sene öncesiydi. Babamın mesleği
gereği yerleşme düşüncesiyle Malatya’ya gelme kararı alınmış ve
eşyalarımız kamyona yüklendikten sonra ailemle Malatya’ya doğru yola
çıkmıştık. İlk mahallemiz Sıtmapınarı… Babam burada cümle giriş kapısı
avluya açılan ve dört-beş ailenin ayrı evlerde oturduğu kerpiç bir
binada alt katı kiralamış ve Malatya’da çocukluğumuzun ilk hatıraları
burada başlamıştı. Bizler mahallemize ayı oynatmaya gelen çingenelerin
peşinden, şimdiki Çevre yolu’na (önceleri tren yoluydu) hatta Çavuşoğlu
mahallesindeki Eski Kilise’ye kadar gider, bu kilise içinde oyunlar
oynardık. Çoğu zaman eski mezbahaneden, Samanpazarı’na kadar yol
ortasından geçen kara trenin peşinden koşup da yolumuzu kaybedip
ağlamaya koyulunca çevrede çadır kurmuş çingeneler bile insafa gelir,
bizi sürekli eski elbise alıp, plastik kap-kacak verdikleri kapımıza
kadar getirirlerdi. Yeşillikler içerisinde güzelliğe bürünen, İstasyon
caddesi kadar, eski tren yolunun da bizim için çok güzel hatıraları
vardı.
Gün geldi, çevre yolu yapılması gayesiyle yol ortasındaki raylar
sökülmeye başladı. Ne zaman ki bu raylar sökülüp kara tren de görünmez
olunca, Sümerbank’tan tahliye edilen sıcak sular da kesilmişti. Böylece
mahalleli kadınlarla beraber köpüçlerle halı, kilim, yolluk yıkayan
annemin buradaki hatıraları da bu raylarla beraber sökülüp gitmişti.
İlkokula başladığımız
sıralarda Yeni Camii karşısındaki Eski Fırat İlkokulu yıkılmış, okulun
yerine belediye iş hanı yapılmıştı. Bizler Ramazan geceleri Teravih
namazı için Yeni Cami’ye geldiğimizde, arkadaşlarımızla beraber saf
tutar, yan yana gelince gülüşür, gürültü eder, neticede ilk rekâtlarda
camiden kovulurduk. Biz de vakit geçirmeden yeni yapılan belediye iş
hanına gider, cemaat dağılana kadar saklambaç oynardık.
 |
Yeni caminin sürekli akan
soğuk suyuyla oynamak o kadar güzeldi ki, bu soğuk berrak
sularda abdest almanın güzelliğini daha sonraki yıllarda
anlamıştım. Çoğu zaman caminin kesme taştan yapılmış duvarlarına
dokundukça “bu duvarlara dokunan, yazın sıcağında buranın
serinliğine sığınan kaç insan hayatta kaldı” diye düşünür, hüzün
duyardım.En çok dikkatimi çeken yarım kalmış minareydi.
|
Bu minare ile ilgili olarak, çocukken bize ustasının
minareden düşüp vefat ettiği ve minarenin yarım kaldığı söylenirdi.
Fakat sonraki yıllarda bu minarenin Yeni Cami yapılmadan önce yerinde
bulunan eski camiye ait olduğu minarenin yıkılmadan eski haliyle
bırakıldığını da duymuştum.Bu cami bana hep Osmanlı’yı hatırlatırdı.
Şanlı ecdadımızı hatırlayıp da fırsat bulunca, ecdadımızın bizlere
emaneti olan Eski Malatya’ya (Battalgazi) gider, Silahtar Mustafa Paşa
Kervansarayı’nda şanlı akıncılarımızın at inip binmelerini, askerlerin
savaşa giderken burada toplanmalarını, insanların kümbet etrafında
gezmelerini, her ezan okunuşunda: Akminare’de Ulucami’de cemaatlerin
toplanıp huşu içerisinde namaz kılmalarını hayal ederdim. Ulucami’de
insanın yüzüne okşar gibi çarpan manevi atmosferi unutmak mümkün
müydü?Bu caminin 1224 yılında Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat
döneminde yapılan eyvanlı ilk cami olduğunu duyunca hayranlığımız bir
kat daha artmıştı. Çocukluk saflığıyla bazen elimize kazma kürek alıp da
arkeolojik kazıların yapıldığı Malatya’nın ilk yerleşim yeri olduğu
belirtilen Aslantepe’de define için açtığımız çukurları unutmak mümkün
müydü?
Çocukluğumuzda bitmek bilmeyen enerjimizi harcadığımız yerlerden
biri de Kernek tepesiydi. Beydağı’nın bağrından çıkan suların Sevgi
Damlacığı Malatya’yı bir kanal boyu güzelliği içerisinde bir baştan bir
başa süsleyen Kernek…İlkbaharın yerini yaz mevsimine devrettiği
zamanlarda püfür püfür esen iklimiyle çok güzeldi Kernek. Şehrin
güzelliğini buradan seyretmenin zevkini anlatmaya hangi kelimeler
yetebilirdi ki? Bu güzelliği Malatya’daki yeşilliği buradan idrak
ettikçe insan, gökte uçan her varlığa imreniyordu.
 |
Hele
aluçların, yemişenlerin olgunlaştığı
zamanlarda Tecde’deki kadife
dokulu o güzelim tepelere çıktığımız
günler, hele hele kanal üstünde sahipsiz
zannettiğimiz ağaçlardan meyve
topladıktan sonra toprak sahipleri
tarafından Kuyuönü’ne kadar taşla
kovalandığımız, kanalda yıkandıktan
sonra ıslak elbiselerle çarşıya kadar
yürüdüğümüz günler…..
Güzelim Tecde, Yeşilyurt…. Hepsi
birer sevgi tomurcuğu... |
Bir gün gelecekte kirvemizin
Çırmıktılı (Yeşilyurt) olacağını bilemezdim.Kirvem
kaytan bıyıklı, devamlı giydiği şalvarı, üzerinde puşusu, başında
kasketi, elinde tespihi, dilinde ise gönül alıcı güzelim nağmeleri eksik
olmayan Çırmıktılı Hamdi Dayı:
- Hele dur gözünü sevem kirve,
derdi babama,
- Pazara gelin de sizi kanalın altındaki
bahçeye götüreyim. Bu sene dalbastılar da bir güzel olmuş ki gözünüz
kiraz gördün. Ha, etinizi mangalınızı da almayı unutmayın, ateşi de ben
yakarım. Bahçe benden, bohça sizden emi kirve…
Şaka da, latife de çoktur Hamdi Kirvemde.Bizleri bazen inek
pınarına bazen Gündüzbey’deki pınarbaşına, kapılığa götürür,
“Malatya’mızın keskin suyunun kaynağı
burasıdır, burası da Beydağı’nın kendisidir.” der.
Bazen
de Horata’daki mesire yerine götürdüğünde, Beydağı’nın altından çıkan
suyun etrafındaki insanların cıvıl cıvıl kaynaşmasını seyrettirirdi.
 |
Ben de Tecde’de,
Çırmıktı’da bahçelerin içerisinde ağaçlara birer küçük ampul
gibi yerleşmiş o güzelim Hasanbey, Hacı Haliloğlu, hudayi kayısı
çeşitlerini, kiraz ağaçlarındaki erik gibi iri kirazları
gördükçe, böylesi ne kuru bir ağaçtan şerbet gibi dillere, altın
gibi gözlere, misk gibi koku alma duygularına, Ab-ı Hayat gibi
midelere hitap eden kayısıyı, erik gibi kirazı veren Cenab-ı
Allah’a şükretmemek elde miydi? |
- Kirve,
senin Allah’ına kurban, size mişmiş edeyim de burada karnınız
ağrıyıncaya kadar yiyin, gelecek hafta islime çıkacağız. İslim damından
alalım da, patik yaptıktan sonra eve götür, aşılılardan reçel,
kabuklardan da Ramazanda hoşaf yap. Muharremde aşureye kat, kışın da
canın çektikçe, çekirdekle beraber ye. Kirve unutmadan Eylül gelmeden
bulguru kaynatıp değirmene kalkacağız. Aman ha! Buğdayı hazırla, sonra
değirmene kalkmak zor olur.İşte benim can kirvem, Hamdi Dayı, O’na İhvan
Dayı da derler. Ali Cenap, kadirşinas, hürmetkâr, sevecen bir Malatya,
Yeşilyurt beyefendisi. Tuttuğun altın, Hızır yoldaşın, kazancın bol
olsun Hamdi kirvem.
Bir gün mahallemizin okulunun bahçesinde top oynarken beni böbrek
sancısı tutmuştu. O zamana kadar çekmediğim bir sancıydı. Sanki son
nefesimi veriyor, ölüyordum, ellerim, böbreklerimin üzerinde ne
oturabiliyor ne de yatabiliyordum. Aldığım ilaçlar fayda vermiyordu.
Annemgil beni bir dolmuşla, şifalı içme sularının bulunduğu İspendere’ye
götürdüler. Birkaç gün piknik havası içerisinde burada kalıp, bol bol
yürüyerek, sayısını hatırlamadığım miktarda küçücük kum düşürmüştüm.
Annem burada içirdiğiyle yetinmeyip elimizde ne kadar bidon varsa bu
sularla doldurup bana evde de içirmeye devam etmişti.
Komşularımız, görüştüğümüz, sık
sık hal hatır sorduğumuz Malatya’nın insanları ile Sevgi damlacığı
Malatya’mız dini ve ictimai yapısıyla da Türkiye’nin ender görülen bir
özelliğine sahiptir.
Ermeni asıllı, Pamukçu Dikran Usta,
bakırcı Kirkor, Garbis, Garo ustalar sonradan İslamiyet’i seçen at
arabacı Hasan Dayı, Hacı Mehmet Dayı, Almancı Hacı Hüseyin Dayı, Bakkal
Yakup Amca ve yüzlercesi bu coğrafyada asırlarca bir arada yaşamış, bu
toprağı beraber sürmüşler. Tohumu, gübreyi toprağa beraber atmış,
kayısıyı toplamış, islime beraber kalkmış patiği beraber yapmış, demiri,
bakırı, ağacı, taşı beraberce işlemiş, gün olmuş biri diğerinin kaybına
üzülmüş, diğeri berikinin kazancına sevinmiş, birbirlerinin düğünlerinde
oynamış cenazelerine taziye vermiş, günlerce cenaze evine yemek taşımış,
acı ve tatlı günleri paylaşmışlar. Evet dile kolay ama, Biz bu
güzellikleri senelerce bir arada yaşamıştık.
Mahallemizde herkesin derdine, sıkıntısına cevap ve çözüm aradığı,
gün görmüş, sevecen Hacı Ömer Dayımız vardı. O şimdi çok arzuladığı
gerçek alemde… Bizler Onunla sohbet etmeye O da bizlere asırlık hayat
hikayesini, hayal bile edemeyeceğimiz mazisini anlatmayı severdi :
 |
- Evladım, derdi. Beydağı bizim kahrımızı çok çekti, bir
zamanlar çok yeşilmiş biz de yeşilliğinin bir kısmına yetiştik
ama elimiz boş durmadı ki… Baltayı eline alan sürerdi, katırı,
eşeği dağa, keser biçer odun ederdi o güzelim ağaçları. Sonunda
erozyon ve kala kala çıplak bir sıradağ.Bir
zamanlar, Halep’ten kervanlar gelirmiş de, bu dağlarda o
kervanları gözetleyen insanlar olurmuş.
İşte şehrin içerisindeki Halep caddesi,
Halep’e kadar uzanırmış.Şimdi nerede o kervanlar, nerede o
insanlar? |
- Evladım, derdi. Şimdi
apartman hayatında komşuluk ve yardımlaşma diye bir şey yok.Eskiden
mahalleli tandır günleri düzenler bir araya gelirler, bahçelerde bulunan
tandır fırınları yakılır, hamurlar açılıp ekmekler yapılırdı. Herkes
kendisine yetecek kadar olanını alır giderdi. Yine yün, pamuk
çırpılacaksa hep beraber avlulara hılalar serilir, el birliğiyle yorgan,
yastık, yatak yapılırdı. Evlerin avlularında zokku taşları olur, buğdayı
olan buralara getirir, ellerindeki tokmaklarla bu taş içerisindeki
buğdayları döver, bu buğdaydan, gendime, yarma, bulgur yaparlardı. Bazı
mahallelerde sadaka taşları yapılmıştı. Varlıklı olanlar, fukaralar
gücenmesin diye sadakaları buralara bırakır, fukaralar da buradan
ihtiyacı kadar alırlardı. Zenginler fakirleri gözetirlerdi. O cömert
zenginler, Vilayetin paşası, valisi gibi hürmet görürlerdi. Bu sebeple
oturdukları evlere konak, malikhane denirdi. Mesela Hıdır Ağa Konağı,
Badıllıların konağı, Beş Konaklar…
- Beş Konaklar dedim de aklıma geldi: Kernek eskiden böyle değildi.
Derme suyunun kanalı topraktı. Dağdan gelen bu sular kernekte toplanır.
Tekmezar (İstiklal) Mahallesinin doğusundaki evlerin altından geçer, Beş
Konakların önündeki evlerin içerisinden, Kışla (Atatürk) Caddesi
tepesindeki Hüseyinbey köprüsüne, oradan da Kasım’ın değirmenine ve
nihayet aşağı şehre (Battalgazi) giderdi.
Hacı Ömer Dayı, Sözlerine devamla :
- Evladım, Halep Caddesi üzerinde bulunan bir
evin önünde çeşmesiyle beraber küçük bir havuz (su yalağı) vardı.
Faytoncular, at arabacılar buraya gelir, hayvanlarını suladıktan sonra
Babacan Hanın, vilayet meydanının, Efe Han önündeki bekleme yerlerine
gider, müşteri beklerlerdi. Efe Handa, Babacan Handa dükkanlar olur,
öteberi satarlardı. Büyük (Yeni) Cami ve Söğütlü Camii önünde de öteberi
satılırdı. Bilmem anlattım mı? Söğütlü Camii, eskiden mapushane idi.
Cürüm işletenleri burada hapsederlerdi. Bir ara askerî sevkiyat için de
kullanıldı. Sonra da cami oldu. Aşağıdaki Çınarlı Camii de eskiden
kiliseydi. Ermeni komşular burada ibadet ederlerdi. Bir çoğu sonradan
İstanbul’a, İzmir’e gidince burası boş kalmasın diye camiye çevrildi. Bu
kilisenin temizliğini ve tamiratını yapan Faro ve Kirkor atlara da
meraklıydı. At terbiye etmek için haradan at alırlar, terbiye ederler,
İnderesi’ndeki eski koşu yerlerinde yarışırlar, sonra da akşamüzeri
Vilayet Binasının olduğu yerde daha önce bulunan handa gaz lambalarının
ışığı altında yorgunluk atarlardı. Elektrikler şimdiki gibi devamlı
yanmazdı. Tecde’deki elektrik gölünden cereyan verirlerdi.
Sonradan Kernek’te kanalın önüne de küçük baraj kurdular. Oradan da
elektrik üretiyorlardı. Ama yine de gaz lambaları çok kullanılıyordu.
Ramazanda sahur vaktinde bu lambalar elimizde Asr-i fırına gider, ekmek
alırdık. Hele odun köz haline gelip hamurlar fırına sürülünce Derme
ilkokulunun, Kiğılıların oradan bile mis gibi somun ekmek konusu
gelirdi.
Ah! Hacı Ömer Dayı, Rabbim sana gani gani rahmet eylesin muhabbetin
nede güzeldi. Derin bir soluk alarak sözlerine devam etti.
- Evladım size hiç bahsettim mi? Ben daha
önceleri köşkerlik de yaptım. Büyük Camii önünde tahtadan yapılmış küçük
barakalarımız vardı. Eski iskarpinleri hem tamir eder hem de atılacak
gibi olanları ıslah ettikten sonra bayram arifesinde satardım. Bilhassa
Ramazanda teravih namazına kadar çalışır, teravih namazlarında ise şu
Köse Hacı ve diğer arkadaşlarla ilahiler okur cemaati coştururduk,
diyerek anlatıyordu.
Hacı Ömer Dayı, bütün benliği ile geride kalan ve erişilmesi mümkün
olmayan ömrüne hasretle anlatıyordu. Bizlere örnek olması için
anlatıyordu.
Hacı Mustafa Dayı ile çok iyi arkadaştılar. Beraberce büyümüşler, Hacı
Mustafa Dayı saç kıran hastalığına tutulup yer yer sakalı dökülünce adı
Köse Hacı olarak kalmıştı. Hacı Ömer Dayı bize hatıralarını anlattıkça,
Hacı Mustafa Dayı da söze girer :
- Her şeyi sadece sen görüp geçirmedin ya be
Hacı Efendi !, diye takılırdı.
Hacı Mustafa Dayı dinlemeyi sever, çok okur, fazla konuşmazdı. Ancak
bizler kendisine soru sorduğumuzda bu soruları cevaplardı. Araştırmayı
sever, gazete ve dergi kupürünü dahi önem verdiği derecede muhafaza
ederdi.
Bir Perşembe günü, Malatya’nın yerleşim tarihi ve kayısının
asıl vatanı ile ilgili sorumuz üzerine:
- Yarın Cuma, sabah namazından sonra yanıma
gelin de sizinle aşağı şehre (Battalgazi) gidelim. Cuma namazını
Ulucami’de kılarız. Cevabınızı da orada alırsınız.
demiş ve sabah erkenden yaya
olarak Battalgazi’ye gitmiştik.Hacı Mustafa Dayı burada bizim daha
önceleri çocukluğumuzun hayallerinde olan tarihimizi bize
araştırmalarına dayanarak açıkça anlatmış, Evliya Çelebi’den misaller
vermişti.
 |
Evliya
Çelebi’nin 17. yüzyıl ortalarında Malatya’ya geldiğini, bugünkü
Battalgazi ilçesinin Malatya halkının önceki yerleşim yeri
olduğunu, o zamanlar burada elli binden fazla insanın
yaşadığını, şimdiki yerleşim yeri olan Malatya merkezinin
önceleri meyve bahçeliği olduğu, sulanabilir ve düzenli olarak
sekiz bin civarında bahçe bulunduğunu, buralardaki kayısıların
tadına doyum olmadığını, şimdilerde Hacıhalioğlu, kabaaşı,
Hasanbey, Hudayı, Çataloğlu, şekerpare ve yeğen olarak yöresel
isimlendirilen kayısıların o zamanlar tadına, rengine ve şekline
göre kırmızı, sarı, beyaz, etli ve sulu şeklinde
isimlendirildiğini ve bu kayısıların hasat zamanında
Malatyalılar tarafından bahçelerde selelere doldurulduktan sonra
eve getirilirken suları akmasın diye koşmak zorunda kaldıklarını
söylemiş ve bu kayısıların pestillerinin bile yapılıp, kervan
yükleriyle başka memleketlere taşındığını seyahatnamesinde
belirttiğini anlatmıştı. |
- Anavatanı Orta Asya, Eski
Türkistan diyarı, Çin diyarı orası burası diyorlar ama ben onu bunu
bilmem. Mişmiş bize aittir, vatanı da burasıdır, demiş ve
sahiplenmişti.
Başka bir gün Güney Afrikalı kalp doktoru Barnard’ın kalp ameliyatı ile
ilgili gazete kupürünü bize göstererek:
- Halbuki mişmişin kıymeti herkesçe bilinse
idi ,bu hastalıklar böyle çok fazla olur muydu? diyerek. Kayısı hakkında
yapılan araştırmayı konu alan bir dergiden kestiği bir yazıyı göstererek
: Kayısıda bulunan “A” vitamininin vücudu ve iç organları çevreleyen
dokuları beslediğini, göz sağlığı ve bilhassa yetişme çağındaki
çocuklarda kemik ve diş gelişimi, orta yaşlı insanlarda ise kemik
erimesinin önlenebilmesi için vazgeçilmez olduğunu, enfeksiyona bağlı
hastalıklarda vücut direncini sağladığını, kanserli hastalardaki
kanserden dolayı ölü olan hücreleri yenileyip kanserli hücre oluşumunu
önlediğini, sodyum oranının düşük, potasyum oranının yüksek olması
sebebiyle kalp, böbrek, karaciğer, apandisit, basur gibi hastalıkları
önlediğini, hatta tedavi ettiğini okumuştu.
Sözüne devamla :
- Gençler, mişmiş rahmettir. Bizler iyi hasat
alalım diye aylar öncesinde çocuk sever gibi ağaçları okşayarak etrafını
bel ile beller, yabani otları ayıklar, gübreler, haşaratı temizlemek
için ağaçları ilaçlar, sular ve Cenab-ı Allah’ın takdirini bekleriz.
Yüce Yaratıcı takdir buyurur, rahmet hazinelerini manevi vagonlarla
bizlere nasip edince kayısı Nisan’da çiçek açar, Mayıs’ta çağala olur,
Temmuz’da olgunlaşınca hep beraber toplanır, islim(kükürt) odalarını
hazırlar, ağaçların altına hılaları serer, ağaçları silkeler bazen de
ellerimiz ile topladığımız bu kayısıları islim damına koyar burada gün
aşırı tuttuktan sonra alıp, yerlere serer birkaç gün güneşte kurutup,
çekirdeklerini ayıklar, patik yaptıktan sonra nemini biraz daha alması
için yine güneşte tutarız. İyi kayısıyı ıskartadan ayırıp eşimize,
dostumuza, komşulara yetecek kadarını alıkoyar, sonra geri kalanını şire
pazarına götürür satardık. Onlar da başka şehirlere hatta ecnebi
memleketlere gönderirlerdi. Mişmişin zahmeti, çilesi, kiraz, erik vişne,
elma, kızılcık, armut gibi değildir. Mişmiş ilgi bekler, sevgi bekler ta
ki bu gayreti Yüce Yaratan takdir edip, boşa çıkarmasın
demişti, Hacı Mustafa Dayı.Ben, Hamdi kirvem, Hacı Ömer Dayı,
Hacı Mustafa Dayı, terzi Mehmet abi, bakkal Nedim Amca, berber Hilmi
usta, memur Mehmet Amca, at arabacı Musto Dayı, pamukçu Dikran Usta,
Napolyon Usta gibi yüzlerce sevgi damlacığı insanın şahsında Malatya’yı
ve Malatyalıları çok sevdim. Bana da bu güzide yerden evlilik nasip
olunca başka memleketlerde “nerelisin?” diye sorulunca “Hanım köylüyüm”
tabiri ile “Malatyalıyım” demekten artık büyük bir mutluluk duydum. Bu
konuyla ilgili olarak bir hatıramı da söylemek isterim.
Evlendikten birkaç sene sonra görevim gereği yine böyle bir
yolculuğa çıkmıştım. Bu seyahatim sırasında yanımda oturan şahıs,
benimle tanışma hevesi içerisinde,
- Hayırlı yolculuklar, Malatyalı mısınız?
diye sormuş ben de “Evet
Malatyalıyım” deyince,
- Evet ama Malatyalıya benzemiyorsunuz, aslen nerelisiniz?
diye sorunca :
- Hanım köylüyüm, cevabını vermiştim. Seyahat arkadaşım
tatmin olmamış olacak ki ısrarla :
- Affedersiniz, Malatya’nın hangi köyünden evlisiniz? Kayınbabanız
kimlerden? Sorusu üzerine :
- Kayınpederim Çarmuzu’da oturuyor ama aslen Hekimhanlıdır,
Kurşunlu’dan diye cevap verince :
- Ben de Akçadağlıyım. Akçadağlılar misafirperverdirler, eniştelerine
de iyi bakarlar, Akçadağ’dan evli olsaydın seni başlarına taç ederlerdi.
Bizde eniştelerimize bakmak adettendir, deyince ben :
- Hekimhanlılar da eniştelerine çok düşkünler, zaten komşusunuz.
Düğünümüzün haftasında adettir dediler, yemeğe çağırdılar. On beşi oldu,
adettir dediler, yine davet ettiler, aylar geçti yine davet üstüne
davet….
- Enişte, dediler. Yarın yaprak sarması var, seversin gel emi !
Enişte dediler, akşama gel de sana lahana sarması yedirelim. Seneler
geçi yine benden bıkmadılar bir yemek daveti diğerine benzemiyor.
Birinde analı kızlı, diğerinde içli köfte, bir diğerinde kömbe, yoğurtlu
kiraz yaprağı dut yaprağı sarması, özel günlerde aparat olarak kısır,
bulgurun her çeşidine, pilavının tadına doyum olmuyor. Ama aldığım
kiloları vermek da bana düşüyordu. Seni bilmem ama ben analıkızlının
pöçükle pişmiş nohutlusunu, kömbenin ocakta pişmiş cevizli ve
kıymalısını severim… Hele eritilmiş tereyağı ile olursa…diye
cevap vermiştim.
Sevgi damlacığı Malatya’mızda Her şey böylesine güzellikler
içerisinde sürüp giderken, seneler sonra eşimde müzmin bir hastalık
belirmeye başlamış, gerek Malatya’da gerek Ankara’da senelerce süren
tıbbi müdahaleler netice vermediğinden, sağlığına kavuşması için iklim
değişikliğinin şart olduğu ve ılıman iklimde yaşaması gerektiğinin rapor
edilmesi üzerine, yetkili makamlara yaptığımız müracaat sonucunda
tayinimiz ılıman iklim konumunda olan İzmir’e çıkmıştı. Malatya’dan
ayrılmanın verdiği üzüntüyle yüreğimiz burkuk ve çaresiz bir şekilde
eşyalarımızı bir gün önce kamyona yüklemiş, eşimin sağlığına
kavuşabileceği ümidiyle veda ziyaretlerinin ardından otobüsle İzmir’e
doğru yola çıkmıştık. İzmir’de ikametimiz, eşimin sağlığı üzerinde
müspet bir netice vermediği için hastalığı daha da ilerlemiş, akciğer
ameliyatı olma ihtimali kuvvetlenmişti. Ameliyat sonrasında yakın akraba
ve dostlarının yardımına ihtiyaç duyulması üzerine, tekrar sevgi
damlacıklarının sevgi denizine dönüştüğü Malatya’ya kesin dönüş yapmış
sonra da eşim Turgut Özal Tıp Merkezi’nde akciğer ameliyatı olmuştu.
Yapılan ameliyat sonucunda eşim sağlığına kavuşmuştu.
|
 |
Sadece Malatya’nın değil
Türkiye’nin hatta Orta Doğu’nun iftiharı olan Turgut Özal Tıp
Merkezi’nde kaldığımız bir ay süre süresince hastanenin her
köşesinde böyle muhteşem bir yapıyı memleketimize kazandırana
minnet ve şükran duyguları içerisinde rahmet duaları okuyan
insanları her an için görmek mümkündü. |
Bizler de sevgi denizinden uzun
ayrılığın acısını bir daha duymayacağımız ümidi ile her zaman iftihar
duyduğumuz Turgut Özal Tıp Merkezi’nin yapımında emeği geçenlere ve
adını taşıdığı Bani’sine rahmet duaları okuyarak evimize dönmüştük
Bu hatıralar içerisinde her şey bir film şeridi gibi gözümün
önünden kayıp giderken işte şimdi de muavinin gür sesiyle daldığım
hayallerden sıyrılabilmiştim. O ses yine:
- Sayın yolcular, dinlenme tesislerine gelmiş
bulunuyoruz. Kaptanımız tarafından yarım saat yemek ve ihtiyaç molası
verilmiştir, diyordu.
Sevgi damlacığı Malatya’dan bu gidişimin biricik ailemi, anne,baba
ve kardeşlerimi ziyaret maksatlı ve kısa süreli olması, yıllar öncesinde
Malatya’dan zorunlu ayrılıktan duyduğum acı hatıraları bastırmaya
yetiyordu. Artık her yolculuğa çıkışımda beş yıl önceki ayrılığın
hüznünü duymuyordum.
___________________________________________________________________
Hakan ÖZTARSU
http://www.tacmahal.org
|