SEVGİ DAMLACIĞI (MALATYA)


Sayfanın ilk yayınlanma tarihi :28 Eylül 2006


   Önceki sene yaz mevsiminde biricik ailemi, anne, baba ve kardeşlerimi ziyaret için otobüsle Mersin’e doğru yola çıkmıştım. Otobüsümüz mola yerine gelince,muavin:

-  Sayın yolcular, dinleme tesislerine gelmiş bulunuyoruz, kaptanımız tarafından yarım saat yemek ve ihtiyaç molası verilmiştir.

  
Yol boyunca sıralanan ağaçları, evleri, meralarda otlayan koyunları, köyleri adeta kayan yıldızlar gibi bir sonsuzluk tünelinde bırakıyor, daldığım tatlı hatıralardan muavinin gür sesiyle uyanıyordum. Muavinin bu çağrısını kaç kere duymuştum, bilmiyorum. Ama aynı duyguları hisseden birçok yolcunun hayatında acı ve tatlı hatıralar bıraktığına inanıyordum.
  
 Otobüsümüz Malatya’dan hareket edeli ne kadar bir zaman geçti. Tıpkı bir rüya gibi… Tekerlekler dönmeye başladığı andan itibaren gözüm, Malatya’yı adeta bir kale gibi çevreleyen Beydağları’na ilişmiş ve tatlı hatıralara sürüklemişti, O gün de şimdiki gibi gözümü Beydağları’na dikmiş, yıllar öncesinde Sevgi Damlacığı, Malatya’ya geldiğimiz ilk günlerin, çocukluğumun hayallerine dalmıştım.

   Otuz yedi sene öncesiydi. Babamın mesleği gereği yerleşme düşüncesiyle Malatya’ya gelme kararı alınmış ve eşyalarımız kamyona yüklendikten sonra ailemle Malatya’ya doğru yola çıkmıştık. İlk mahallemiz Sıtmapınarı… Babam burada cümle giriş kapısı avluya açılan ve dört-beş ailenin ayrı evlerde oturduğu kerpiç bir binada alt katı kiralamış ve Malatya’da çocukluğumuzun ilk hatıraları burada başlamıştı. Bizler mahallemize ayı oynatmaya gelen çingenelerin peşinden, şimdiki Çevre yolu’na (önceleri tren yoluydu) hatta Çavuşoğlu mahallesindeki Eski Kilise’ye kadar gider, bu kilise içinde oyunlar oynardık. Çoğu zaman eski mezbahaneden, Samanpazarı’na kadar yol ortasından geçen kara trenin peşinden koşup da yolumuzu kaybedip ağlamaya koyulunca çevrede çadır kurmuş çingeneler bile insafa gelir, bizi sürekli eski elbise alıp, plastik kap-kacak verdikleri kapımıza kadar getirirlerdi. Yeşillikler içerisinde güzelliğe bürünen, İstasyon caddesi kadar, eski tren yolunun da bizim için çok güzel hatıraları vardı.
Gün geldi, çevre yolu yapılması gayesiyle yol ortasındaki raylar sökülmeye başladı. Ne zaman ki bu raylar sökülüp kara tren de görünmez olunca, Sümerbank’tan tahliye edilen sıcak sular da kesilmişti. Böylece mahalleli kadınlarla beraber köpüçlerle halı, kilim, yolluk yıkayan annemin buradaki hatıraları da bu raylarla beraber sökülüp gitmişti.

  
İlkokula başladığımız sıralarda Yeni Camii karşısındaki Eski Fırat İlkokulu yıkılmış, okulun yerine belediye iş hanı yapılmıştı. Bizler Ramazan geceleri Teravih namazı için Yeni Cami’ye geldiğimizde, arkadaşlarımızla beraber saf tutar, yan yana gelince gülüşür, gürültü eder, neticede ilk rekâtlarda camiden kovulurduk. Biz de vakit geçirmeden yeni yapılan belediye iş hanına gider, cemaat dağılana kadar saklambaç oynardık.

Yeni caminin sürekli akan soğuk suyuyla oynamak o kadar güzeldi ki, bu soğuk berrak sularda abdest almanın güzelliğini daha sonraki yıllarda anlamıştım. Çoğu zaman caminin kesme taştan yapılmış duvarlarına dokundukça “bu duvarlara dokunan, yazın sıcağında buranın serinliğine sığınan kaç insan hayatta kaldı” diye düşünür, hüzün duyardım.En çok dikkatimi çeken yarım kalmış minareydi.

Bu minare ile ilgili olarak, çocukken bize ustasının minareden düşüp vefat ettiği ve minarenin yarım kaldığı söylenirdi. Fakat sonraki yıllarda bu minarenin Yeni Cami yapılmadan önce yerinde bulunan eski camiye ait olduğu minarenin yıkılmadan eski haliyle bırakıldığını da duymuştum.Bu cami bana hep Osmanlı’yı hatırlatırdı.

  Şanlı ecdadımızı hatırlayıp da fırsat bulunca, ecdadımızın bizlere emaneti olan Eski Malatya’ya (Battalgazi) gider, Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı’nda şanlı akıncılarımızın at inip binmelerini, askerlerin savaşa giderken burada toplanmalarını, insanların kümbet etrafında gezmelerini, her ezan okunuşunda: Akminare’de Ulucami’de cemaatlerin toplanıp huşu içerisinde namaz kılmalarını hayal ederdim. Ulucami’de insanın yüzüne okşar gibi çarpan manevi atmosferi unutmak mümkün müydü?Bu caminin 1224 yılında Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat döneminde yapılan eyvanlı ilk cami olduğunu duyunca hayranlığımız bir kat daha artmıştı. Çocukluk saflığıyla bazen elimize kazma kürek alıp da arkeolojik kazıların yapıldığı Malatya’nın ilk yerleşim yeri olduğu belirtilen Aslantepe’de define için açtığımız çukurları unutmak mümkün müydü?

   Çocukluğumuzda bitmek bilmeyen enerjimizi harcadığımız yerlerden biri de Kernek tepesiydi. Beydağı’nın bağrından çıkan suların Sevgi Damlacığı Malatya’yı bir kanal boyu güzelliği içerisinde bir baştan bir başa süsleyen Kernek…İlkbaharın yerini yaz mevsimine devrettiği zamanlarda püfür püfür esen iklimiyle çok güzeldi Kernek. Şehrin güzelliğini buradan seyretmenin zevkini anlatmaya hangi kelimeler yetebilirdi ki? Bu güzelliği Malatya’daki yeşilliği buradan idrak ettikçe insan, gökte uçan her varlığa imreniyordu.

 Hele aluçların, yemişenlerin olgunlaştığı zamanlarda Tecde’deki kadife dokulu o güzelim tepelere çıktığımız günler, hele hele kanal üstünde sahipsiz zannettiğimiz ağaçlardan meyve topladıktan sonra toprak sahipleri tarafından Kuyuönü’ne kadar taşla kovalandığımız, kanalda yıkandıktan sonra ıslak elbiselerle çarşıya kadar yürüdüğümüz günler…..
Güzelim Tecde, Yeşilyurt…. Hepsi birer sevgi tomurcuğu...

 Bir gün gelecekte kirvemizin Çırmıktılı (Yeşilyurt) olacağını bilemezdim.Kirvem kaytan bıyıklı, devamlı giydiği şalvarı, üzerinde puşusu, başında kasketi, elinde tespihi, dilinde ise gönül alıcı güzelim nağmeleri eksik olmayan Çırmıktılı Hamdi Dayı:

-  Hele dur gözünü sevem kirve, derdi babama,

-  Pazara gelin de sizi kanalın altındaki bahçeye götüreyim. Bu sene dalbastılar da bir güzel olmuş ki gözünüz kiraz gördün. Ha, etinizi mangalınızı da almayı unutmayın, ateşi de ben yakarım. Bahçe benden, bohça sizden emi kirve…

Şaka da, latife de çoktur Hamdi Kirvemde.Bizleri bazen inek pınarına bazen Gündüzbey’deki pınarbaşına, kapılığa götürür,

 “Malatya’mızın keskin suyunun kaynağı burasıdır, burası da Beydağı’nın kendisidir.” der.

 Bazen de Horata’daki mesire yerine götürdüğünde, Beydağı’nın altından çıkan suyun etrafındaki insanların cıvıl cıvıl kaynaşmasını seyrettirirdi.

 Ben de Tecde’de, Çırmıktı’da bahçelerin içerisinde ağaçlara birer küçük ampul gibi yerleşmiş o güzelim Hasanbey, Hacı Haliloğlu, hudayi kayısı çeşitlerini, kiraz ağaçlarındaki erik gibi iri kirazları gördükçe, böylesi ne kuru bir ağaçtan şerbet gibi dillere, altın gibi gözlere, misk gibi koku alma duygularına, Ab-ı Hayat gibi midelere hitap eden kayısıyı, erik gibi kirazı veren Cenab-ı Allah’a şükretmemek elde miydi?

-   Kirve, senin Allah’ına kurban, size mişmiş edeyim de burada karnınız ağrıyıncaya kadar yiyin, gelecek hafta islime çıkacağız. İslim damından alalım da, patik yaptıktan sonra eve götür, aşılılardan reçel, kabuklardan da Ramazanda hoşaf yap. Muharremde aşureye kat, kışın da canın çektikçe, çekirdekle beraber ye. Kirve unutmadan Eylül gelmeden bulguru kaynatıp değirmene kalkacağız. Aman ha! Buğdayı hazırla, sonra değirmene kalkmak zor olur.İşte benim can kirvem, Hamdi Dayı, O’na İhvan Dayı da derler. Ali Cenap, kadirşinas, hürmetkâr, sevecen bir Malatya, Yeşilyurt beyefendisi. Tuttuğun altın, Hızır yoldaşın, kazancın bol olsun Hamdi kirvem.

   Bir gün mahallemizin okulunun bahçesinde top oynarken beni böbrek sancısı tutmuştu. O zamana kadar çekmediğim bir sancıydı. Sanki son nefesimi veriyor, ölüyordum, ellerim, böbreklerimin üzerinde ne oturabiliyor ne de yatabiliyordum. Aldığım ilaçlar fayda vermiyordu. Annemgil beni bir dolmuşla, şifalı içme sularının bulunduğu İspendere’ye götürdüler. Birkaç gün piknik havası içerisinde burada kalıp, bol bol yürüyerek, sayısını hatırlamadığım miktarda küçücük kum düşürmüştüm. Annem burada içirdiğiyle yetinmeyip elimizde ne kadar bidon varsa bu sularla doldurup bana evde de içirmeye devam etmişti.

   Komşularımız, görüştüğümüz, sık sık hal hatır sorduğumuz Malatya’nın insanları ile Sevgi damlacığı Malatya’mız dini ve ictimai yapısıyla da Türkiye’nin ender görülen bir özelliğine sahiptir.

 
 Ermeni asıllı, Pamukçu Dikran Usta, bakırcı Kirkor, Garbis, Garo ustalar sonradan İslamiyet’i seçen at arabacı Hasan Dayı, Hacı Mehmet Dayı, Almancı Hacı Hüseyin Dayı, Bakkal Yakup Amca ve yüzlercesi bu coğrafyada asırlarca bir arada yaşamış, bu toprağı beraber sürmüşler. Tohumu, gübreyi toprağa beraber atmış, kayısıyı toplamış, islime beraber kalkmış patiği beraber yapmış, demiri, bakırı, ağacı, taşı beraberce işlemiş, gün olmuş biri diğerinin kaybına üzülmüş, diğeri berikinin kazancına sevinmiş, birbirlerinin düğünlerinde oynamış cenazelerine taziye vermiş, günlerce cenaze evine yemek taşımış, acı ve tatlı günleri paylaşmışlar. Evet dile kolay ama, Biz bu güzellikleri senelerce bir arada yaşamıştık.

   Mahallemizde herkesin derdine, sıkıntısına cevap ve çözüm aradığı, gün görmüş, sevecen Hacı Ömer Dayımız vardı. O şimdi çok arzuladığı gerçek alemde… Bizler Onunla sohbet etmeye O da bizlere asırlık hayat hikayesini, hayal bile edemeyeceğimiz mazisini anlatmayı severdi :
 
 

-   Evladım, derdi. Beydağı bizim kahrımızı çok çekti, bir zamanlar çok yeşilmiş biz de yeşilliğinin bir kısmına yetiştik ama elimiz boş durmadı ki… Baltayı eline alan sürerdi, katırı, eşeği dağa, keser biçer odun ederdi o güzelim ağaçları. Sonunda erozyon ve kala kala çıplak bir sıradağ.Bir zamanlar, Halep’ten kervanlar gelirmiş de, bu dağlarda o kervanları gözetleyen insanlar olurmuş. İşte şehrin içerisindeki Halep caddesi, Halep’e kadar uzanırmış.Şimdi nerede o kervanlar, nerede o insanlar?

-  Evladım, derdi. Şimdi apartman hayatında komşuluk ve yardımlaşma diye bir şey yok.Eskiden mahalleli tandır günleri düzenler bir araya gelirler, bahçelerde bulunan tandır fırınları yakılır, hamurlar açılıp ekmekler yapılırdı. Herkes kendisine yetecek kadar olanını alır giderdi. Yine yün, pamuk çırpılacaksa hep beraber avlulara hılalar serilir, el birliğiyle yorgan, yastık, yatak yapılırdı. Evlerin avlularında zokku taşları olur, buğdayı olan buralara getirir, ellerindeki tokmaklarla bu taş içerisindeki buğdayları döver, bu buğdaydan, gendime, yarma, bulgur yaparlardı. Bazı mahallelerde sadaka taşları yapılmıştı. Varlıklı olanlar, fukaralar gücenmesin diye sadakaları buralara bırakır, fukaralar da buradan ihtiyacı kadar alırlardı. Zenginler fakirleri gözetirlerdi. O cömert zenginler, Vilayetin paşası, valisi gibi hürmet görürlerdi. Bu sebeple oturdukları evlere konak, malikhane denirdi. Mesela Hıdır Ağa Konağı, Badıllıların konağı, Beş Konaklar…

- Beş Konaklar dedim de aklıma geldi: Kernek eskiden böyle değildi. Derme suyunun kanalı topraktı. Dağdan gelen bu sular kernekte toplanır. Tekmezar (İstiklal) Mahallesinin doğusundaki evlerin altından geçer, Beş Konakların önündeki evlerin içerisinden, Kışla (Atatürk) Caddesi tepesindeki Hüseyinbey köprüsüne, oradan da Kasım’ın değirmenine ve nihayet aşağı şehre (Battalgazi) giderdi.


Hacı Ömer Dayı, Sözlerine devamla :

-  Evladım, Halep Caddesi üzerinde bulunan bir evin önünde çeşmesiyle beraber küçük bir havuz (su yalağı) vardı. Faytoncular, at arabacılar buraya gelir, hayvanlarını suladıktan sonra Babacan Hanın, vilayet meydanının, Efe Han önündeki bekleme yerlerine gider, müşteri beklerlerdi. Efe Handa, Babacan Handa dükkanlar olur, öteberi satarlardı. Büyük (Yeni) Cami ve Söğütlü Camii önünde de öteberi satılırdı. Bilmem anlattım mı? Söğütlü Camii, eskiden mapushane idi. Cürüm işletenleri burada hapsederlerdi. Bir ara askerî sevkiyat için de kullanıldı. Sonra da cami oldu. Aşağıdaki Çınarlı Camii de eskiden kiliseydi. Ermeni komşular burada ibadet ederlerdi. Bir çoğu sonradan İstanbul’a, İzmir’e gidince burası boş kalmasın diye camiye çevrildi. Bu kilisenin temizliğini ve tamiratını yapan Faro ve Kirkor atlara da meraklıydı. At terbiye etmek için haradan at alırlar, terbiye ederler, İnderesi’ndeki eski koşu yerlerinde yarışırlar, sonra da akşamüzeri Vilayet Binasının olduğu yerde daha önce bulunan handa gaz lambalarının ışığı altında yorgunluk atarlardı. Elektrikler şimdiki gibi devamlı yanmazdı. Tecde’deki elektrik gölünden cereyan verirlerdi. Sonradan Kernek’te kanalın önüne de küçük baraj kurdular. Oradan da elektrik üretiyorlardı. Ama yine de gaz lambaları çok kullanılıyordu. Ramazanda sahur vaktinde bu lambalar elimizde Asr-i fırına gider, ekmek alırdık. Hele odun köz haline gelip hamurlar fırına sürülünce Derme ilkokulunun, Kiğılıların oradan bile mis gibi somun ekmek konusu gelirdi.

   Ah! Hacı Ömer Dayı, Rabbim sana gani gani rahmet eylesin muhabbetin nede güzeldi. Derin bir soluk alarak sözlerine devam etti.

-  Evladım size hiç bahsettim mi? Ben daha önceleri köşkerlik de yaptım. Büyük Camii önünde tahtadan yapılmış küçük barakalarımız vardı. Eski iskarpinleri hem tamir eder hem de atılacak gibi olanları ıslah ettikten sonra bayram arifesinde satardım. Bilhassa Ramazanda teravih namazına kadar çalışır, teravih namazlarında ise şu Köse Hacı ve diğer arkadaşlarla ilahiler okur cemaati coştururduk, diyerek anlatıyordu.

Hacı Ömer Dayı, bütün benliği ile geride kalan ve erişilmesi mümkün olmayan ömrüne hasretle anlatıyordu. Bizlere örnek olması için anlatıyordu.

Hacı Mustafa Dayı ile çok iyi arkadaştılar. Beraberce büyümüşler, Hacı Mustafa Dayı saç kıran hastalığına tutulup yer yer sakalı dökülünce adı Köse Hacı olarak kalmıştı. Hacı Ömer Dayı bize hatıralarını anlattıkça, Hacı Mustafa Dayı da söze girer :

-  Her şeyi sadece sen görüp geçirmedin ya be Hacı Efendi !, diye takılırdı.
Hacı Mustafa Dayı dinlemeyi sever, çok okur, fazla konuşmazdı. Ancak bizler kendisine soru sorduğumuzda bu soruları cevaplardı. Araştırmayı sever, gazete ve dergi kupürünü dahi önem verdiği derecede muhafaza ederdi.

    Bir Perşembe günü, Malatya’nın yerleşim tarihi ve kayısının asıl vatanı ile ilgili sorumuz üzerine:

-   Yarın Cuma, sabah namazından sonra yanıma gelin de sizinle aşağı şehre (Battalgazi) gidelim. Cuma namazını Ulucami’de kılarız. Cevabınızı da orada alırsınız.

demiş ve sabah erkenden yaya olarak Battalgazi’ye gitmiştik.Hacı Mustafa Dayı burada bizim daha önceleri çocukluğumuzun hayallerinde olan tarihimizi bize araştırmalarına dayanarak açıkça anlatmış, Evliya Çelebi’den misaller vermişti.
 

 Evliya Çelebi’nin 17. yüzyıl ortalarında Malatya’ya geldiğini, bugünkü Battalgazi ilçesinin Malatya halkının önceki yerleşim yeri olduğunu, o zamanlar burada elli binden fazla insanın yaşadığını, şimdiki yerleşim yeri olan Malatya merkezinin önceleri meyve bahçeliği olduğu, sulanabilir ve düzenli olarak sekiz bin civarında bahçe bulunduğunu, buralardaki kayısıların tadına doyum olmadığını, şimdilerde Hacıhalioğlu, kabaaşı, Hasanbey, Hudayı, Çataloğlu, şekerpare ve yeğen olarak yöresel isimlendirilen kayısıların o zamanlar tadına, rengine ve şekline göre kırmızı, sarı, beyaz, etli ve sulu şeklinde isimlendirildiğini ve bu kayısıların hasat zamanında Malatyalılar tarafından bahçelerde selelere doldurulduktan sonra eve getirilirken suları akmasın diye koşmak zorunda kaldıklarını söylemiş ve bu kayısıların pestillerinin bile yapılıp, kervan yükleriyle başka memleketlere taşındığını seyahatnamesinde belirttiğini anlatmıştı.

-   Anavatanı Orta Asya, Eski Türkistan diyarı, Çin diyarı orası burası diyorlar ama ben onu bunu bilmem. Mişmiş bize aittir, vatanı da burasıdır, demiş ve sahiplenmişti.

Başka bir gün Güney Afrikalı kalp doktoru Barnard’ın kalp ameliyatı ile ilgili gazete kupürünü bize göstererek:

-   Halbuki mişmişin kıymeti herkesçe bilinse idi ,bu hastalıklar böyle çok fazla olur muydu? diyerek. Kayısı hakkında yapılan araştırmayı konu alan bir dergiden kestiği bir yazıyı göstererek : Kayısıda bulunan “A” vitamininin vücudu ve iç organları çevreleyen dokuları beslediğini, göz sağlığı ve bilhassa yetişme çağındaki çocuklarda kemik ve diş gelişimi, orta yaşlı insanlarda ise kemik erimesinin önlenebilmesi için vazgeçilmez olduğunu, enfeksiyona bağlı hastalıklarda vücut direncini sağladığını, kanserli hastalardaki kanserden dolayı ölü olan hücreleri yenileyip kanserli hücre oluşumunu önlediğini, sodyum oranının düşük, potasyum oranının yüksek olması sebebiyle kalp, böbrek, karaciğer, apandisit, basur gibi hastalıkları önlediğini, hatta tedavi ettiğini okumuştu.

Sözüne devamla :

-  Gençler, mişmiş rahmettir. Bizler iyi hasat alalım diye aylar öncesinde çocuk sever gibi ağaçları okşayarak etrafını bel ile beller, yabani otları ayıklar, gübreler, haşaratı temizlemek için ağaçları ilaçlar, sular ve Cenab-ı Allah’ın takdirini bekleriz. Yüce Yaratıcı takdir buyurur, rahmet hazinelerini manevi vagonlarla bizlere nasip edince kayısı Nisan’da çiçek açar, Mayıs’ta çağala olur, Temmuz’da olgunlaşınca hep beraber toplanır, islim(kükürt) odalarını hazırlar, ağaçların altına hılaları serer, ağaçları silkeler bazen de ellerimiz ile topladığımız bu kayısıları islim damına koyar burada gün aşırı tuttuktan sonra alıp, yerlere serer birkaç gün güneşte kurutup, çekirdeklerini ayıklar, patik yaptıktan sonra nemini biraz daha alması için yine güneşte tutarız. İyi kayısıyı ıskartadan ayırıp eşimize, dostumuza, komşulara yetecek kadarını alıkoyar, sonra geri kalanını şire pazarına götürür satardık. Onlar da başka şehirlere hatta ecnebi memleketlere gönderirlerdi. Mişmişin zahmeti, çilesi, kiraz, erik vişne, elma, kızılcık, armut gibi değildir. Mişmiş ilgi bekler, sevgi bekler ta ki bu gayreti Yüce Yaratan takdir edip, boşa çıkarmasın

demişti, Hacı Mustafa Dayı.Ben, Hamdi kirvem, Hacı Ömer Dayı, Hacı Mustafa Dayı, terzi Mehmet abi, bakkal Nedim Amca, berber Hilmi usta, memur Mehmet Amca, at arabacı Musto Dayı, pamukçu Dikran Usta, Napolyon Usta gibi yüzlerce sevgi damlacığı insanın şahsında Malatya’yı ve Malatyalıları çok sevdim. Bana da bu güzide yerden evlilik nasip olunca başka memleketlerde “nerelisin?” diye sorulunca “Hanım köylüyüm” tabiri ile “Malatyalıyım” demekten artık büyük bir mutluluk duydum. Bu konuyla ilgili olarak bir hatıramı da söylemek isterim.

   Evlendikten birkaç sene sonra görevim gereği yine böyle bir yolculuğa çıkmıştım. Bu seyahatim sırasında yanımda oturan şahıs, benimle tanışma hevesi içerisinde,

-    Hayırlı yolculuklar, Malatyalı mısınız? diye sormuş ben de “Evet Malatyalıyım” deyince,

-    Evet ama Malatyalıya benzemiyorsunuz, aslen nerelisiniz?
diye sorunca :

-    Hanım köylüyüm,
cevabını vermiştim. Seyahat arkadaşım tatmin olmamış olacak ki ısrarla :

-    Affedersiniz, Malatya’nın hangi köyünden evlisiniz? Kayınbabanız kimlerden?
Sorusu üzerine :

-    Kayınpederim Çarmuzu’da oturuyor ama aslen Hekimhanlıdır, Kurşunlu’dan
diye cevap verince :

-    Ben de Akçadağlıyım. Akçadağlılar misafirperverdirler, eniştelerine de iyi bakarlar, Akçadağ’dan evli olsaydın seni başlarına taç ederlerdi. Bizde eniştelerimize bakmak adettendir,
deyince ben :

-    Hekimhanlılar da eniştelerine çok düşkünler, zaten komşusunuz. Düğünümüzün haftasında adettir dediler, yemeğe çağırdılar. On beşi oldu, adettir dediler, yine davet ettiler, aylar geçti yine davet üstüne davet….

-    Enişte, dediler. Yarın yaprak sarması var, seversin gel emi ! Enişte dediler, akşama gel de sana lahana sarması yedirelim. Seneler geçi yine benden bıkmadılar bir yemek daveti diğerine benzemiyor. Birinde analı kızlı, diğerinde içli köfte, bir diğerinde kömbe, yoğurtlu kiraz yaprağı dut yaprağı sarması, özel günlerde aparat olarak kısır, bulgurun her çeşidine, pilavının tadına doyum olmuyor. Ama aldığım kiloları vermek da bana düşüyordu. Seni bilmem ama ben analıkızlının pöçükle pişmiş nohutlusunu, kömbenin ocakta pişmiş cevizli ve kıymalısını severim… Hele eritilmiş tereyağı ile olursa…
diye cevap vermiştim.

   Sevgi damlacığı Malatya’mızda Her şey böylesine güzellikler içerisinde sürüp giderken, seneler sonra eşimde müzmin bir hastalık belirmeye başlamış, gerek Malatya’da gerek Ankara’da senelerce süren tıbbi müdahaleler netice vermediğinden, sağlığına kavuşması için iklim değişikliğinin şart olduğu ve ılıman iklimde yaşaması gerektiğinin rapor edilmesi üzerine, yetkili makamlara yaptığımız müracaat sonucunda tayinimiz ılıman iklim konumunda olan İzmir’e çıkmıştı. Malatya’dan ayrılmanın verdiği üzüntüyle yüreğimiz burkuk ve çaresiz bir şekilde eşyalarımızı bir gün önce kamyona yüklemiş, eşimin sağlığına kavuşabileceği ümidiyle veda ziyaretlerinin ardından otobüsle İzmir’e doğru yola çıkmıştık. İzmir’de ikametimiz, eşimin sağlığı üzerinde müspet bir netice vermediği için hastalığı daha da ilerlemiş, akciğer ameliyatı olma ihtimali kuvvetlenmişti. Ameliyat sonrasında yakın akraba ve dostlarının yardımına ihtiyaç duyulması üzerine, tekrar sevgi damlacıklarının sevgi denizine dönüştüğü Malatya’ya kesin dönüş yapmış sonra da eşim Turgut Özal Tıp Merkezi’nde akciğer ameliyatı olmuştu. Yapılan ameliyat sonucunda eşim sağlığına kavuşmuştu.

Sadece Malatya’nın değil Türkiye’nin hatta Orta Doğu’nun iftiharı olan Turgut Özal Tıp Merkezi’nde kaldığımız bir ay süre süresince hastanenin her köşesinde böyle muhteşem bir yapıyı memleketimize kazandırana minnet ve şükran duyguları içerisinde rahmet duaları okuyan insanları her an için görmek mümkündü.

Bizler de sevgi denizinden uzun ayrılığın acısını bir daha duymayacağımız ümidi ile her zaman iftihar duyduğumuz Turgut Özal Tıp Merkezi’nin yapımında emeği geçenlere ve adını taşıdığı Bani’sine rahmet duaları okuyarak evimize dönmüştük

   Bu hatıralar içerisinde her şey bir film şeridi gibi gözümün önünden kayıp giderken işte şimdi de muavinin gür sesiyle daldığım hayallerden sıyrılabilmiştim. O ses yine:

- Sayın yolcular, dinlenme tesislerine gelmiş bulunuyoruz. Kaptanımız tarafından yarım saat yemek ve ihtiyaç molası verilmiştir, diyordu.

   Sevgi damlacığı Malatya’dan bu gidişimin biricik ailemi, anne,baba ve kardeşlerimi ziyaret maksatlı ve kısa süreli olması, yıllar öncesinde Malatya’dan zorunlu ayrılıktan duyduğum acı hatıraları bastırmaya yetiyordu. Artık her yolculuğa çıkışımda beş yıl önceki ayrılığın hüznünü duymuyordum.

___________________________________________________________________

Hakan ÖZTARSU

http://www.tacmahal.org


 

Arşivdeki yazılara bak

 

.:: Sayfanın Başına ::.

 



Bu site en iyi Microsoft Internet Explorer 4,0 ve üstü sürümler ile 1024 x 768 çözünürlükte görüntülenir..Mozilla Frefox ile açmayınız..
 

DESIGNED BY Mustafa TERCAN  Copyright © 2005