|
Yıllardır gurbette olunca insan memleket özlemiyle,
çocukluğunda yaşadığı mevsimleri de unutamaz oluyor.
Hele benim gibi 40-50 yıl öncesine özlem duyuyorsa, dün
gibi geçiyorsa gözlerinin önünden yıllar öncesi yaşamı,
düşündükçe sızlıyordur yüreği mutlaka.
Her mevsimi bir başka güzeldir Tecde’nin. Yazı
başka, kışı bir başka. İlkbaharda yemyeşil bir
cennettir, kokusu sarar her yanı mor menekşenin,
sümbülün. Bahçelerden menekşe toplar minik eller,
bir demet sunmak için ilkokul öğretmenine. Hele bir
de mişmişler çiçek açınca gör, en güzel tablosu
ortaya çıkar doğanın. Ayva çiçeği kar beyazıyla,
şeftali çiçeği pembesiyle, mişmiş, erik ve kiraz
çiçekleri doyumsuz albenisiyle cezbederler arı ve
kelebekleri. Uçuşurlar ağaçtan ağaca, daldan dala.
Şaşırırlar hangi çiçeğe konacaklarına.
|
|
Sonbaharında solsa da rengi, yaprağını dökse de kavaklar, gazeller
örtse de toprağı yorgan gibi, kulağa hoş gelen bir melodidir
üzerinde gezindikçe çıkan “Hışırtı”sesleri.
Yaz geceleri kerpiç evlerin toprak damlarında yatmak ne güzeldir
değil mi? Ay gülümser siz ona baktıkca, bazan dolunay bazan
hilal.Yıldızlar göz kırpar insana. Derken dalarsın en tatlı
rüyalara. Horoz sesleri böler sabah rüyalarını.Yorganı çekeriz
başımıza, sus ne olur bölme çocuksu rüyalarımızı diye… |
|
|
Size, Tecde’nin yıllar öncesinin kışını anlatacağım. Lapa lapa kar
yağardı geceler gündüzler boyu. Şimdileri hiç yaşayamadığımız, diz
boyu karlarla kaplı, bembeyaz gelinliğini giydiği günlerini
anlatacağım.
Gecenin karanlığında gaz lambası aydınlatırdı odamızı. Lambanın
solgun ışığı altında doluşurduk bir odaya.
|
 |
Ortaya konulurdu kış
gecelerinin en güzel çerezi olan dut pestili, ceviz, kesmece.
Hepsi
de kendi ağacımızın, kendi emeğimizin ürünleri. Zaten herkes
ihtiyacını kendi bahçesinden karşılar, parayla satılmazdı bunlar. |
Ne güzel olurdu ocak başında, rahmetli babaannemden masallar
dinlemek. Perdahlanmış kerpiç duvarları mis gibi kokan odadaki ocak
önüne sıralanırdık. Alevlerin ışığı oynaşırdı solgun yüzümüzde.
Masala başlardı “Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur
saman içinde…” diye. Ocağın ateşi dışımızı, masallar içimizi
ısıtırdı. Bitmesini istemezdik. Bunu bilen babaannem uzattıkça
uzatırdı masalı. Bitince ısrarımıza dayanamaz, bir daha, bir daha
anlatırdı. Bilinen masallar bitince başlardı kendince uydurduğu
masalları anlatmaya. Can kulağıyla dinlerdik O’nu. Bazen de bizi
anlatırdı. “Bir varmış bir yokmuş bir evin beş çocuğu varmış, küçük
yaşta yetim kalmış” diye. Hemen itiraz eder, hüzünlü bir masal
dinlememek için, bizi anlatmasını istemezdik. Uykumuz gelince
girerdik hepimiz bir yer yatağının içine…
|
 |
Sabah uykulu gözlerle çıkınca eyvana, avludaki diz boyu kar
şaşırtırdı bizleri. Ne çok kar yağardı o zamanlar bir bilseniz. Bir
gecede beyazlara bürünürdü Tecde’nin her yanı.
Küreğini kapan
herkes, hemen işe koyulurdu. Avludan başlanarak karları yara yara
yol açılırdı sokağa kadar. Hatta herkes kendi evi önündeki sokağın
da karlarını temizler yürüyüş için yol açardı. |
Tahta okul çantası elimizde, karlarda düşe kalka yürürdük Alibey
Sokağı’ndan köyün tek okuluna doğru. (Tecde o zamanlar köy
statüsündeydi) Teneffüslerimiz kartopu oynamakla geçerdi. Okulun
bahçesine kocaman bir kardan adam da yapardık. Okul çıkışı
sokağımızın başındaki yokuşa gelince kaymaya başlardık iniş aşağı.
Tahta okul çantamızı kızak yapıp bir bıraktık mı kendimizi, yolun ta
aşağısında zor dururduk. Tabi kayış sırasında düşüp kalkmalar, karda
buzda yuvarlanmalar sürüp giderdi.
|
 |
Hemen hemen her çocuklu evin bir kızağı olurdu kaymak için.
Herkes kendi kızağını kendi yapardı. Önüne de bir ip
bağlanırdı düz yolda çekilmesi için.Ayağımızdaki lastik ayakkabılar karlara battıkca içine kar dolar,
ıslanırdı ayaklarımız. Elde eldiven yok, başta şapka. Bir süre sonra
kızarırdı soğuktan ellerimiz ayaklarımız. Kendimizi zor atardık
evdeki ocağın önüne. Çıkarırdık ıslak çoraplarımızı, sokulurduk
iyice ateşe. Sıcağı görünce soğuktan uyuşan el ve ayak parmaklarımız
sızlamaya başlardı. Ovuştururduk yavaş yavaş sızısı geçsin diye. |
Akşam olmadan damlar mutlaka kürünürdü. Kürünmezse şayet, onca karın
ağırlığı ahşap tavandaki hezenlere zarar verebileceği gibi, gecenin
ayazıyla karlar donar ve birdaha kürünemez olurdu. Bu karlar
eridiğinde de dam akabilirdi. Şehirde bu işi yapan dam kürüyücüleri
vardı. Kar yağışı kesildi mi başlarlardı “Kar kürüten, kar
kürüten” diye bağırarak sokak sokak dolaşmaya.
Karları kürümek için tahtadan yapılmış büyük bir üçgen şeklinde,
uzunca bir ağaç sapı olan kürüme aracı kullanılırdı. Sapından bir
kürek gibi tutularak karlar sıyırılıp biriken karlar damın
saçaklarına zarar vermeden yola veya evin avlusuna, bahçesine
boşaltılırdı. Dam karlardan iyice temizlendikten sonra, sıra toprak
zemini sıkıştırarak damın akmasını önlemeye gelirdi.
|
 |
Bunun için loğ taşı ile dam loğlanırdı. Loğ, taştan yapılmış
büyükçe bir silindirdi. Silindirin iki yanının tam ortasında
birer delik vardı. Çok ağır olan bu loğ taşını, damın
üzerinde yuvarlayarak gezdirip toprağı presleyebilmek için,
yanlarındaki deliklere takılan özel çekme ağacı kullanılır,
bu ağaca da kalın ip bağlanarak çekilirdi. |
Damın üzerinde boydan boya birkaç kez gidip gelinir, gevşek olan dam
toprağı, bu şekilde sıkıştırılarak preslenirdi. Bu
işlem yapılırken, bolca da saman serpmek gerekirdi. Saman, yaş
toprağın loğa yapışmasını önlediği gibi, toprağın sertleşmesini de
sağlardı.
Daha sonra sıra saçakları presleme işine gelirdi. Bunun için de
saçaklara bol saman serpilip “Köpüç” tahtası ile “pat pat” vurularak
saçaklar köpüçlenir, bu şekilde işlem tamamlanır, damın akması da
önlenmiş olurdu.
Her kar yağışından sonra mahallede aynı manzara yaşanırdı. Damlarını
kürüyen komşuların loğ seslerinin gıcırtısı, köpüç tahtasının pat
pat sesleri birbirine karışır, damdan dama sohbetler yapılırdı.
Kürünen karlar yol kenarlarında kocaman yığınlar oluşturur, bazen
çocuklar damdan bu karların üzerine atlayarak oyunlar oynardı.
Şimdi bu karlar yağmaz oldu. Evlerin damları çatıyla kaplandı.
Kerpiç evler, toprak damlar da kalmadı. Tütmez oldu bacalardan odun
ocaklarının dumanı. Anlatılmaz oldu ocak başı masalları. Hani nerede
loğ seslerinin gıcırtısı, nerede köpüç sesleri?.. Nerede lastik
ayakkabılı, ıslak çoraplı, kızak kayan çocuklar?..Zor şartlarda
yaşanmış olsa da, yine de özleniyor eski kışlar…
Suat GÜLŞEN
www.suatgulsen.com
|