|
TOHOV CU HOCA...
1950'li
yıllardı. Henüz bir ortaokul
öğrencisiydim.Taşkın, çalışkan, yaramaz, atılgan, kabına sığmaz bir
çocuktum. Okulda her şeyi öğreniyorduk:
Savaşlar, kahramanlar,şairler, şiirler, ülkeler, şehirler, hatta
kurbağanın sindirim sisteminden saz kanatlı böceklerin bilmem neresine
kadar her şeyi... Bunlar beni tatmin etmiyordu.Tabiat bilgisi derslerinde
insanı da inceliyorduk.Tıpkı bir maymun gibi... Solunum sistemi, sindirim
sistemi, sinir sistemi, gözü, kulağı, derisi, gerisi vesaire...
Halbuki bu muydu insan ? Niye gelmiştik bu dünyaya ? Nereye
gidiyorduk ? Hayat neydi ? Ölüm neydi ? Bu kadar
düşünürler,filozoflar,peygamberler ne diyorlardı ? Hepsi yalan mı
söylüyordu ? Bu dünyanın ötesinde bir başka dünya yok muydu ? Bazıları:
"Bunların hepsi Kuran'da var." diyorlardı. Uçak, elektrik, radyo
bile... İçime bir ateş düşmüştü.
 |
İlle de Kuran öğrenmeliyim diyordum. Ama kimden ? Bana bir hocayı
tavsiye ettiler. Okuldan kaçtım; O'na gittim. Dediklerine göre çok büyük
bir alimmiş. İmamlığını yaptığı caminin hücresinde gizli gizli ders
veriyormuş. Gittim; buldum; derdimi anlattım. Heyecanla boynuma sarılacak
sanıyordum. Hiç de öyle olmadı. Kırçıl sakallarını şöyle bir karıştırdı ve
kupkuru bir ifadeyle ne yapacağımı söyledi : |
- Bir elifbe kitabı alacaksın, bir de tecvit... Haftada iki gün
öğlenden sonra geleceksin. Arkadaşlarından sorup öğreneceksin, onlar ne
kadar para veriyorlarsa, gelirken de o kadar para getireceksin.
Allah'ım... İlk karşılaştığım hoca bunları mı söylemeliydi ? İçimden bir şeyler yıkılmıştı. İstediklerini aldım; dediği gün gittim. Daha
gelmemişti. Camide vaaz ediyormuş. Ben de dinleyeyim dedim. Allah için alim
adamdı. Sözleriyle cemaatı coşturuyordu. Ne mi diyordu ? İşte bir kaçı :
- Allah ağız vermiş yemeğ içün... Allah burun vermiş koklamak içün... Allah dil vermiş yalamağ içün... Allah el vermiş kazanmak içün, bilmem ne içün...
Bundan sonrası halkın kullandığı pis tabirlerdi... Vaaz
değil müstehcen neşriyatıydı sanki...
Bir cuma günüydü. Herif yine coşmuştu :
- Eee müslüman diyordu, sen biliy misin ki cennette neler var?
Lenger lenger pirinç piloları... ( Yani tepsi tepsi pirinç pilavları ),
( Eliyle koluyla işaretler yaparak ) Nah beyle beyle nahna köfteleri... (
böyle böyle lahana sarmaları ) Erik reçelleri,mişmiş hoşafları...
Öğlendi ya... Cemaat zaten acıkmıştı. Hoca da ağzı sulana sulana
canının çektiği yemekleri mahalli şiveyle sayıp döküyordu. Herkes yutkuna
yutkuna dinliyordu.
Bir gün de çok hikmetli bir vaaz verdi.
- Allah düşündü düşündü de birşey karar verdi mi diyordu,
Orduzu, Babuhtu, Çırmıktı halkı toplansa da gelse O dediğini yapar. Aha şu Banazı var ya... İşte orada bir tut (dut) ağacından bir yaprak düşse
Allah onu bilir haaaa.... Amma deyeceksiniz ki nasıl bilir ?... Vallaha da
bilir, billaha da bilir. Ahan size yemin...
- Gökteki yıldızların her biri kandildir. Sapları meleklerin
elindedir. Her birini 360 bin kanadı olan bir melek taşır.
 |
Daha nice acem düzmelerini, "kelamı kibar" (Haşaa) "Hadisi Şerif"
diye cemaate yutturuyor, bir sürü uydurma kıssalar, hikayeler ve
safsatalarla güya halkı aydınlatıyordu. Allah dağına göre kar yağdırır mı? Hoca böyleydi de cemaat farklı mıydı sanki...
Sağdan soldan
"Allah Allaaaaah..." diye bağıranlar oldu. Hoca daha fazla
coşmuştu. Dolu dizgin gidiyordu. |
- Ya işte beyle müslüman... Sen nerdesin, müslümanlık nerde ?...
Tohhov ki tohhov... Tohhov ki tohhooovvv !...
Hani meşhur bir hikayedir: Kürdün biri bir hocaya gitmiş.
"Hocam"
demiş "Dünya neyin üstünde duruyor ?"
- Öküzün boynuzunda... demiş
- Öküz neyin üstünde duruyor ?
- Balığın sırtında...
- Balık nerde duruyor ?
- Denizin içinde...
Zavallı kürt bir türlü tatmin olamamış.
- Eyleyse hoca ört ki ölem...
Hoca şaşırmış.
- Neden ?
- Neden olacak hoca ben bu dünyayı sağlam bişey zannediydim. Şimdi
öküz dursa balık durmaz; balık dursa deniz durmaz. Beylesi oynak dünyada
yaşanır mı heç hoca...?
Allah için söylemeli bizim hoca balığı,denizi karıştırmazdı.
- Dünya sarı öküzün boynuzunda durur...
derdi.
- Ya zelzele neden olur ?
- O zaman öküzü moz tutar.
(Moz dediği, bazı yerlerde büelek denilen, sığırları ısırınca
canlarını yakan bir çeşit sinekti.)
Bir gün dayanamadım sordum:
- Öküzü moz tutunca niye bütün dünya sallanmıyor da belirli bazı
yerler sallanıyor ?
- Kes sesini... Allah'ın hikmetinden sual olunmaz.
İşte bu adam beni yetiştirecekti. Adam mı dedim?
Haşa... Hocaydı... Yani parayla namaz kıldırma memuru...
Daha ben harfleri bilmiyordum; O bana tecvit ezberletmeye çalışıyordu.
- Harfi med üçtür: Elif,vav,ye... Emma ne zaman harf-i med ola... Elif
meskun olsa, mukabli meksur olsa, o zaman elif harf-i med ola... Emma vav
ne zaman harf-i med ola ? Vav meskun olsa, makabli mezmum olsa...
Bu böyle uzayıp gidiyordu. Emmaya amma veya ama desem kabul
etmiyordu. Ayınları çatlatıncaya kadar bar bar bağırıyordu.Anladım ki bu
herif beni oyalıyor..
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
* *
İsmail Hatip Erzen adında bir müftümüz vardı. Kimileri
"çok büyük alim" kimileri de "Deli" diyordu. Malatya'lıların
gönüllerine göre konuşmazmış... Zenginlerin davetlerine gitmezmiş... "
Dinimi değiştiririm de partimi değiştirmem " diyenlere
"Kafir"
dermiş...
Ak sakallı hacılar iki sözünün birinde :
- Dinimi değiştiririm de partimi değiştirmem derlerdi
Partileri de CHP idi.
Hele hoca geçinen kişiler cemaate abuk sabuk laflar ettiler
mi, müftü efendi kürsüye fırlar :
- Eyy Malatyalılar Malatyalılar !... derdi. Ben buradayken Hz. Pegambere iftira ettirmem!... Ettirmeeemm!...
Öfkeli adamdı. Ramazanda alenen sigara içen bir genci çarşının
ortasında, bastonuyla evire çevire dövmüştü. Hem dövüyor hem de
bağırıyordu :
- Haydi sende iman yok !...Edep,terbiye insanlıkta mı yok. Saygısız
herif !
Seviyordum ama yaklaşamıyordum. Bir defa yaklaştım da az kalsın cami
başımıza çökecekti. Biraz sonra anlatırım... Ne olursa olsun şu yobaz tohhovcu imamı müftüye şikayet edecektim. Kararlıydım. Sordum soruşturdum;
Müftü Efendi cumaları Söğütlü camiinde vaaz edermiş. Bir gün ben de
gittim. Yoktu.Bizim "Tohhov"cu hoca coşmuştu :
- Keseceğin kurban iri ve kuvvetli olacak ki yarın Ruz-i
mahşerde Sırat köprüsünden geçerken sırtına bindiğinde seni
taşıyabilsin...
(Eyvah biz yine yanmıştık. Kurban kesmek şöyle dursun,eti bayramdan
bayrama görürdük. Öte dünyada bir cennet umudumuz vardı; bu herif onu da
yıktı.)
Altı oklu CHP rozetini göğsünde bir iman madalyası gibi taşıyan yanı başımda duvara yaslanmış uyukluyordu. Öbür yandaki adam bunu
dürttü. Herif sıçradı:
  |
- N'oluyu ulaa...?
(Ne oluyor lan ?)
- Uyukluyudun garddaş...
- Sana ne uyukluyusam ?
- Abdestin bozulur. Bir yere yaslanarak uyudun mu abdest gider...
- Kim uyudu ?
- Seen...
- Yalan söylüysün.
(Öbürü beni gösterdi.)
- İstersen delikanlıya sor.
- Ben karışmam,görmedim. |
Değirmen sele gitmiş, kalk ta şakşakasını ara... Ne gerek vardı ?
Vaaz eden tohhovcu hoca iyice coşmuştu bu arada:
- Diyar-ı küffarda bir mümin öldü mü melekler onu yer altından
İslam diyarına getirirler; İslam diyarında da bir gevur öldü mü onu da
zebaniler kafiristana götürürler !...
Mübarekler.. Yer altı trafik memurları sanki. Bir türlü
inanamıyordum. İçimden bir ses:
- Din böyle olmaz. diyordu.
Ezan okundu, namaza durduk. Yanımda horul horul uyuyan halen
açılmamıştı. Ayakta sallanıp duruyordu. Allah dağına göre kar
verirmiş. Böyle imama,böyle cemaat...
Neyse... Namaz bitti, elhemdülillah... Daha dua edilirken, baktık. Müftü
efendi kürsüye çıkıyor. Bir şeye öfkelendiği belliydi. Gözleri ateş
saçıyordu. Böyle insanlar varken bu yolda ölmeye değerdi. Ben de coşmuştum. Göklere açılan ellerim karıncalanıyordu; sanki duam karşılığı
gökler maveradan parça parça avuçlarıma dökülüyordu. Adeta ısrarla
yalvarıyordum :
- Ya Rabbi... Ya Rabbi... Benim canımı kendi yolunda al...
Ben daha bunu söyler söylemez bir zelzele oldu.Cemaat birbirini
çiğneyerek kaçışmaya başladı ve kubbede büyük bir çatlak belirdi. Eskiden
mi vardı; yoksa o gün mü oldu, bilmiyorum. Herkes canını kurtarmaya
çalışırken ben gayet sakindim ve duayı çevirdim:
- Ya Rabbi... Dedim... Yani canımı kendi yolunda al dedimse cami
yıkılsın da altında kalayım mı dedim ?... Ne demek istediğim Sen'ce
malum...
Anlaşıldı.Camilerde hocalarla olmayacaktı.Kızgın çölde susuz kalan
bir bedevi gibiydim.Oraya koşuyor,buraya koşuyor kana kana içebileceğim
bir kaynak arıyordum...
___________________________________________________________________
METİN KAYNAĞI:
Şu Bizimkiler / TİMAŞ YAYINLARI /
Hüseyin ÜZMEZ
NOT:
Diğer Malatya siteleri ve
Forum sitelerinde paylaşım yapan hemşerilerimiz bunları alıp
yayınlayacaklarsa, emeğe
saygı gösterip kaynak olarak sitemizi
göstermelerini rica ediyoruz.. |