|
|
|
MALATYA HATIRALARI: |
|
Bu yazıyı internette ilk defa Suat Gülşen'in izniyle "tecde.net"
yayınlanmıştır.
Sayfanın ilk yayınlanma tarihi :
15-09-2007 |
|
Suat GÜLŞEN’den bir öykü :
YEMENİ
(
ÇOCUKLUĞUMDAKİ BAYRAMLAR )
“Nerede bizim çocukluğumuzdaki bayramlar? Nerede o eski
bayramların coşkusu?” diye söze başlar insanlar. Niçin şimdiki
bayramlarda o coşkuyu bulamazlar, hep yıllar öncesinin bayramlarına
özlem duyarlar?
 |
Hakikaten bayram kutlama geleneklerimizden uzaklaşıyor
muyuz? İnsanlar birbirlerinden uzaklaşıyor mu? İnsani ilişkierimiz
zayıflıyor mu? Neredeyse komşularımızı bile tanımaz olduk! Nerede o eski
bayram ziyaretleri? Niçin eskiden olduğu gibi, bayram hazırlıkları
yapmak yerine “Bu bayram tatilini nerede geçirsek” diye plânlar
yapıyoruz?
|
Özlem duyuyoruz çocukluğumuzun bayramlarına, bazen kötü
anılar yaşamış olsakta…
1960 yılının Ramazan Bayramıydı. Günler öncesinden
başlamıştı bizim evde de bayram hazırlıkları. On çocuklu ailede bayram
telaşı…
Malatya Sümerbank Fabrikası’nda işçi olan babamın almış
olduğu bayram ikramiyesiyle az çok her çocuğa bayramlık birşeyler
alınmaya çalışılmıştı. Bayram, bizim için bir bakıma gereksinimlerin
karşılanabilmesi için bir fırsat olurdu. Bir pantolona, gömleğe
ihtiyacımız olsa, genellikle yaklaşan bayramda babamın alacağı işçi
ikramiyesini beklememiz gerekirdi.
O bayram bana siyah bir yemeni ayakkabı alınmıştı.
Arkasında çekecek işlevini gören deriden bir uzantısı vardı. Cilalı
derisi ayna gibi parıldıyordu bu deri ayakkabımın. İlk kez bir iskarpin
ayakkabı giyecektim. Altı delik, lastik ayakkabıdan kurtulmuş olmanın
sevinciyle içim içime sığmaz, yerimde duramaz olmuştum.
Bu bayram yalnız bana ayakkabı alınmış olduğu için benim
sevincim kardeşlerimden daha fazlaydı. Bayram sabahını iple çekmiştim.
Her bayram arifesi olduğu gibi babam bizi hamama
götürmüştü. Hamam tasını, sabun ile lifi alarak, ağabeyim Nihat,
kardeşim Fırat ve ben, küçük kardeşimiz Murat’ın da elinden tutarak
evimizin hemen arkasındaki Yıldız Hamamına gitmiştik. Hamam kalabalık mı
kalabalıktı. Zaten her bayram öncesi çok kalabalık olurdu hamamlar.
Çaresiz sıra beklenirdi göbek taşında buram buram terleyerek.
Bu arada boş durmaz, keselerdik birbirimizi. Hamamda
yıkanmak çok güzel olurdu. Musluktan akan sular kurnaları doldurur, biz
de tas tas dökünürdük. Su boldu. Evde kazanla su ısıtıp yıkanmaya
benzemiyordu elbet.
Lifi bolca köpürtüp bir güzel yıkayıp vücudumuzu, bol bol
da su dökününce, kuş gibi hafiflerdi çocuk bedenimiz.Hele bir de giyinme
bölümünde birer şişe soğuk “Demir Gazozu” ısmarlayınca babam, keyfimize
diyecek olmazdı.
Bayramlık giysilerimizi baş ucumuza koyar, yere yan yana
serilmiş iki yatağa girerdik beş kardeş. Bayram ziyaretlerinde
akrabaların, komşuların verecekleri bayram harçlıklarını düşünmek
uykularımızı kaçırır, şekerlerin çıkolataların tadını duyumsamaya
başlardık. Biran önce sabah olmasını iple çekerdik.
Bayram namazını kılıp camiiden çıkınca, babam bizi Tecde
mezarlığına götürürdü. Hemen bir faytona biner yola koyulurduk. Şimdiki
gibi otobüsler, minibüsler yoktu o zamanlar. Taksiye binmek de çok
pahalıydı. Faytoncu kırbacını havada şakırdattımı atlar dörtnala
koşardı. Yol boyu hep fayton konvoyu oluşurdu. Çok geçmeden mezarlığa
varırdık. Ben yedi yaşındayken vefat eden annemin mezarını ziyaret
ederdik önce. Annem öldüğünde en küçük kardeşim Murat henüz kundakta bir
bebekti. Beş kardeş hepimiz çocuk yaşta öksüz kalmıştık. Dua ederken gözyaşlarımı gizlemeye çalışsamda saklayamaz, her ziyarette yaşlar
yanaklarımdan süzülürdü.
Hoca dedemin ve diğer akrabalarımın mezarlarının
başlarında da fatiha okur, akşamdan cebimize koyduğumuz leblebileri,
şekerleri ve bulguru mezarların üzerine serperdik; kuşlar yesin,
sevaptır diye…
Eve döndüğümüzde, kız kardeşim Melahat kahvaltı sofrasını
hazırlamış, bayramlıklarını giyinmiş, bizleri bekliyor olurdu.
Biz de biran önce bayramlıklarımızı giyinmek için
aceleyle çaylarımızı yudumlardık. Bayramlaşma evde başlardı.
Babam ile üvey annem divana oturur, biz on kardeş sıraya
girerdik bayramlaşmak için. Avcumuza sıkıştırılan yirmibeşer kuruş bizi
çok mutlu ederdi. Bu para o zamanların bir sinema bileti demekti. Hiç
unutmam, bir bayram tam ikibuçuk lira harçlığım olmuştu. Akraba ve komşu
ziyaretlerinde verilen kuruşları bütünletip ikibuçuk liralık banknot
yaptırmış, bu kağıt parayı hiç harcamadan günlerce saklamıştım.
Bayramlaşma gün boyu
sürerdi. İkram edilen şekerleri, çikolataları ve leblebileri yanımızda
taşıdığımız kese kağıdı denilen kağıt torbalara biriktirirdik.
Mahallenin çocukları ilk harçlıklarıyla hemen bir mantar tabancası alır,
bol bol mantar patlatırlardı. Bayram boyunca bu tabancaların sesi
sokaklardan eksik olmazdı.
O bayram sabahı babam bizleri yine erkenden uyandırmış,
-Haydi bakalım çocuklar
kalkın, hemen abdestinizi alın, çabuk olun camiiye gecikmeyelim sonra
yer bulamayız, dışarıda kalırız diye, her bayram sabahı tekrarladığı
sözlerle bizleri uyandırırdı.
Sıcacık yataktan kalkmamız zor gelsede Nihat abim, ben ve
benim küçüğüm Fırat, uyku sersemi gözlerimizi ovuştura ovuştura
kalkmıştık. Biraz oyalanmış olacağız ki avluda bizleri bekleyen babamın
sesi tekrar duyuldu:
-Haydi çabuk olun çocuklar, acele edin, gecikeceğiz.
Abdest alırken yüzümüze değen soğuk su uykumuzu açmıştı,
çabucak giyindik. Ben, hevesle yeni ayakkabımı giymiş bağcıklarını itina
ile bağlamıştım.
Evimizin bulunduğu Antepli
Sokağına çıktığımızda hava henüz aydınlanmamıştı. Soluk sokak lambaları
hala yanıyordu. Hızlı adımlarla yola koyulduk. Yolda pek kimsecikler
yoktu. Her adım atışımda yeni ayakkabımın çıkardığı ses, caddenin sessizliğini bozarken kardeşlerimin gözleri de ayakkabıma kayar
olmuştu.
Camii yolundaki Akpınar Çeşmesinde abdest alan ve
atlarını sulayan birkaç faytoncu vardı. Çeşmenin yola sıçrayan sularına
basmadan, bize en yakın olan Teze Camii’ye (Yeni Camii) çabucak
varmıştık. Ayakkabılarımızı kapıda çıkarıp elimize alarak içeri girmiş
ve ayakkabı raflarına yan yana sıralamıştık. Benim yeni ayakkabım
diğerlerinin arasında ışıl ışıl duruyordu.
Camii boş sayılırdı.Önde üç sıra cemaat oluşmuştu. Zaten
her bayram namazı camiye geldiğimizde, en fazla iki üç sıra cemaat
olurdu. Hemen yan yana dizilerek bizler de safa girdik. Gün ışıyıp namaz
vaktinin gelmesine daha çok zaman vardı. Bize çok uzun gelen sıkıcı bir
bekleyiş yine başlamıştı.
Duvardaki büyük saatin “tik tak” seslerini dinleyerek,
yelkovanın ağır hareketini izleyerek, gözüm sallanan sarkaçında öylece
bakıp vakit geçirmeye çalışıyordum. Tavandan sarkan büyük avizenin
üzerindeki küçük ampulleri de saymak oyalayıcı oluyordu.
Yarım saat sonra sabah ezanı okunmaya başlayınca cemaat
artmış, arkamızda da saflar oluşmuş ve caminin yarıya yakın bölümü
dolmuştu. Ezan sesiyle birlikte bir kıpırdanma, bir toparlanma
başlamıştı. Cemaatle kıldığımız dört rekat sabah namazı bizi biraz olsun
oyalamıştı.
Camii kubbesindeki pencerelerin renkli camlarından günün
ilk ışıkları süzülmeye başlayınca, duvarlardaki eski yazı tablolar daha
iyi görünmeye başlamıştı.
Derken hoca, biraz yüksekce
olan ve üç basamaklı merdivenle çıkılan vaaz kürsüsüne ağır ağır çıkıp
oturunca, bütün gözler ona çevrilmişti.
Vaaz dinlemek hoşumuza giderdi, hem hocadan birşeyler
öğrenir hem de vakit daha çabuk geçerdi.
İslâmın farzları, doğruluk, dürüstlük, komşuluk
ilişkileri, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, yalan söylememe, gibi konularda hocanın uzun uzun anlattıklarını dikkatle dinler bu
öğütlerden kendimize pay çıkarırdık.
Zaman geçtikce cemaat iyice kalabalıklaşır. Bazen
arkalardan:
-Muhterem cemaat, saflarınızı biraz daha sıklaştırın,
dışarıda bekleyen kardeşlerimize de yer açın, diye uyarı sesleri
gelirdi.
Bunun üzerine saflarda bir kıpırdanma olur, birbirimize
biraz daha sokulurduk. Bayram namazının saati geldiğinde hoca bayram
namazının nasıl kılınacağını anlatarak vaazını bitirirdi.
İki rekat kılınan bayram namazından sonra, hocanın
hutbesini dikkatle dinler, okunan dualardan sonra bayram namazını
bitirirdik.
Bayramlaşma hemen camii içerisinde başlardı. Önce hocanın
elini öperek bayramlaşmaya başlardık. Tanıdık olsun olmasın cemaatte
birbirleriyle bayramlaşmak için sıraya girerdi.
Camiden çıkışlar biraz izdihama neden olurdu. Onca
kalabalığın iki kanatlı tek bir kapıya yönelmesi, haliyle kapı önünde
yığılmaya ve itişmelere neden olurdu. Biz hiç acele etmez bir kenarda
durup kalabalığın azalmasını beklerdik.
O bayram da yine öyle
yapmış, kapıda biriken kalabalık azaldıktan sonra biz de çıkışa doğru
yönelmiştik. Ayakkabı raflarına yaklaştığımızda birde ne göreyim! Benim
yeni ayakkabımın yerinde yeller esmiyor mu?..
Bütün rafların altını üstünü iyice kontrol etmeme rağmen
bulamayınca, ayakkabımın çalınmış olduğunu anladım. O an sanki dünya
başıma yıkılmıştı.
Benim ağlamaklı durumumu gören babam ve kardeşlerim hep
birlikte tekrar tüm ayakkabılığı kontrol etmiştik. Ama boşunaydı
aramalarımız.
Babam durumu camii hocasına söylemiş, hoca efendi de
üzülmüştü bu duruma.
-Vaazlarımda haramdan günahtan bahsetmeme, başkasının
malına canına göz dikmenin, kötülük etmenin islamda yerinin olmadığını,
harama el uzatmanın günah olduğunu söylememe, bu kişilerin cehennem
azabından kurtulamayacaklarını defalarca zikretmeme rağmen malesef böyle
üzücü olayların olması beni de çok üzüyor, diyen hocanın da elinden birşey gelmemişti.
Çaresiz camii tamamen
boşalıncaya kadar beklemeye başladık. Camiide kimse kalmayınca ayakkabı
rafları da boşalmış, en alttaki rafta bir “harrik” kalmıştı.
Bu çok eski, her tarafı yırtık, ökçesine basılmış
ayakkabının sahibi yoktu. Demek ki benim güzelim ayakkabının yerine bu
harrik bırakılmıştı.
Çaresizdim. Eve yalınayak gitmektense bu ayakkabıyı
ayağıma geçirerek, ayağımda sürüye sürüye, gözlerimden yaşlar aka aka
evin yolunu tutmuştum.
Yeni bir ayakkabı için bir
sonraki bayramı bekleyeceğimi biliyordum. İçimden, bir daha yeni
ayakkabıyla camiiye gitmeye tövbe etmiştim.
Benim bu halimi gören kardeşlerim de durumuma çok üzülmüşlerdi.
Babam başımı okşayarak:
-Üzülme Suat, bu bayram eskilerinle idare et, önümüzdeki
ay maaşımla sana yeni bir yemeni alacağım. Haydi sil gözyaşlarını,
ağlama artık diye teselli etmişti.
Babamın yeni ayakkabı alma sözü beni biraz olsun
rahatlatmıştı. Bir sonraki bayramı beklemeden tekrar yemenime
kavuşacaktım. Akpınar çeşmesine vardığımızda ağlamayı kesmiş, elimi
yüzümü yıkayarak ay başında alınacak yemeninin hayaline dalmıştım…
Tecdeli yazar Suat GÜLŞEN
www.suatgulsen.com
|
Arşivdeki yazılara bak
.::
Sayfanın Başına ::.
Bu site en iyi Microsoft Internet
Explorer 4,0 ve üstü sürümler ile 1024 x 768 çözünürlükte
görüntülenir..Mozilla Frefox ile açmayınız..
DESIGNED
BY Mustafa TERCAN Copyright © 2005
|
|
|